|
Ergenlikte
döneminde, kimlik kavramını açıklarken, kişinin kendisine özgü ve
onu mutlu edip yaşamla bütünleşmesini sağlayan özelliklerinin
kişinin kendisi tarafından kabulü olarak tanımlamıştık. Kimliğin
yaşanması, kişiye ait yapının özgürce görünür olmasıdır. Elbette bu
var oluş için kişinin önce kendi kimliğini kabul etmiş, onunla
barışmış olması gereklidir. Ayrıca, insan tek başına ilişkide
bulunamayacağı için diğerleri tarafından da kabul edileceğinden emin
olması ve güven içinde hissetmesi gereklidir.
Yakınlık kurma,
kendi kimliğini yitirmeden, kişilik özelliklerini koruyarak bir
diğer insanla ilişkiye girebilme ve ayrılabilme olarak
kavramsallaşabilir.Yalıtılmışlık ise birliktelikler kuramamak ya da
bir birliktelik içindeyken kendi sınırlarını ve varlığını
koruyamamak olarak ele alınabilir. Yani yalıtım iki yönlü
gelişebilir; İlki kişinin kendisini diğerlerinden yalıtması,
ikincisi ise kendisini kendinden yalıtması şeklinde çalışabilir.
‘Canlıların her
eylem ve tercihlerinin altında olumlu bir motivasyon yatar’ cümlesi
terapilerin en zor algılanan cümlesidir. Bu ilkeden hareket ederek
yalıtımın altında yatan olumlu motivasyonun, kişinin kendisini
görebileceği şiddetten koruma ile ilgili arzusu olduğunu söylemek
mümkündür. Kendisini güvende hissetmeyen canlının seçeneklerinden
biri tehlikenin kaynağına saldırmak ve kendi varlığını korumaktır.
Ancak bu durum
canlının o tehlike ile baş edebileceğine duyduğu inanç tarafından
belirlenir. Eğer bir canlı tehlike yaratan kaynağa saldırdığında baş
edemeyeceğine ya da daha büyük bir zarar göreceğine inanıyorsa
yapacağı tek şey kaçarak ya da şok içinde donarak kendini yalıtmak,
ortamdan kaybolmak olacaktır.
Temel olarak bir
ilişki kuramayan, kurduğu ilişkileri sürdüremeyen kişinin, kendisini
diğerlerinden yalıttığını, tek başınalığı güvenli bulduğunu
söyleyebiliriz. Elbette bu cümleyi okuyunca gözümüzün önüne gelen
kişi içe kapanık, kendi halinde, kimse ile ilişkisi olmayan biri
olacaktır.
Kısmen doğru olan bu
bilgiyi bir başka açı ile zenginleştirmek de mümkündür. Kalabalıkta
yalnızlık ya da yalıtım diyebileceğimiz bir başka strateji, kişinin
tam tersine çok sayıda sosyal, duygusal ya da cinsel ilişki kurduğu
bir tablodur. Kişi bakıldığında oldukça dışa dönük, sayısını
kendisinin de kestiremediği kadar tanıdık, arkadaş ve dost edinmiş
görünebilir ama derin bir gözlem bu “gürültülü ve kalabalık”
yaşamın, ürküten bir sessizliği örttüğünü kolaylıkla bulabilir.
Kalabalığa
saklanarak diğerlerinden yalıtım kurma stratejisinin hedefi,
derinleşen ilişkilere engeller yaratmaktır. Sık partner değiştirmek,
sosyal çevredeki yüzlerin süreksizliği, günlük kurulan ilişkiler,
girilen “dost” ya da “arkadaş” ortamlarındaki yabancılık hissi ve
diğerleri tarafından sömürülme ya da kullanılmaya ilişkin hızla
gelişen algılar bize böyle bir stratejinin geliştirildiği yolunda
önemli bir ipucu verir.
BENİ KULLANIYORLAR!
“Biri ile
tanışıyorum. Ben çok kolay ısınan sıcak bir insanımdır. İnsanlar
hemen beni severler. Ama bir süre sonra bakıyorum ki o kişi benim
konumumdan, paramdan ya da bedenimden yararlanmak için benimle daha
sık görüşmeye başlamış. O zaman o kişiye karşı düşmanca hisler
besleyerek onunla görüşmeyi kesiyorum. Aslında kimseye
güvenemiyorum.”
Candan 35 yaşında,
ailesinden ayrı yaşayan bir sekreterdir. Çalıştığı kurumun oldukça
büyük bir holding olması ve kendisinin de önemli bir konumdaki
sekreter olması nedeniyle oldukça tatminkar bir maaş almaktadır. İşi
nedeniyle kurduğu birçok yakınlığı ve yakın ilişkisi olduğunu ifade
etmektedir. Ancak Candan’ın sıkıntısı ilişkilerini
derinleştirememektir.Kendi ifadesi ile güvenerek başladığı bir
ilişkide kısa bir zaman içinde kendisinin kullanılacağına dair bir
algı ile yakınlaştığı kişi ile münasebetlerine bir sınır koyma
ihtiyacı duyduğudur.
“Bunu fark ettiğimde
ilk yaptığım şey o kişileri aramamak oluyor. Eğer onlar beni ararsa
o zaman iyice emin oluyorum ki bir şeyin peşindeler. Ve görüşmeyi
tamamen kesiyorum. Eğer ısrar ederlerse de muhakkak büyük bir kavga
çıkarıyorum. Bir daha asla barışmamak üzere küsüyorum.”
Candan’ın yaşamı,
geride bıraktığı ve asla dönemediği birçok yüzü hafızasında taşıyor.
Hiç kuşku yok ki her ilişki kesme ve küsme olayı kendilerinden
önceki ilişki koparmaları da haklı kılıyor. Candan, en temelde
düşman insanların çevresini sardığı bir gezegende yalnızlık ve
yalıtılmışlık duygusu ile yaşıyor.
Peki, tanıştığı
bütün insanlar Candan’dan açık talepte bulunmadıkları halde Candan
nasıl fark ediyor onların kötü niyetlerini. Oldukça paradoksal
çalışan bir başka mekanizma burada devreye girerek kendi kaderini
yaratıyor:
“Çok vericiyim ben.
Çok iyi niyetliyim. Mesela bir yere gidiyoruz hesapları ben ödemek
istiyorum. Eğer hesabı ödemezsem çok ayıp edecekmişim gibi geliyor.
Arkadaşlarımla bir yere gideceksek ben organize ederim, en lüks
yerlerden rezervasyon yaptırırım, iş seyahatlerinden dönüşte mutlaka
onlara hediyeler alırım, sık sık telefonla onları ararım, bir
dertleri oldu mu muhakkak yanlarında olurum.”
Canan çok işlevsel
bir kendini durduramama duygusu yaşıyor. İlişkilerinde sürekli
olarak verici olmak istiyor. Eğer böyle davranmazsa ayıp olacağı
için derin bir rahatsızlık duyuyor. İşlevsel bir vericilik diyoruz
çünkü birkaç amaca birden hizmet eden bir strateji çalışıyor.
İlki vermekle
kazılan iktidar ya da güç ilişkinin bu aşamasında onu dokunulmaz ve
söz sahibi yapıyor. Oysa ilişki iki kişinin en azından bir atom
boyunda bile olsa eşitliğine ve geçişkinliğe dayalı bir süreç olduğu
için Canan ilişkide doğal olarak zaten yalnızlık yaşıyor. İlişkinin
diğer ucundaki kişiler de, söz hakları kalmadığı için derin bir
yalnızlık ve susturulmuşluk duygusu ile kendilerine uzatılan bazen
istedikleri bazen istemedikleri bir şey ile karşı karşıya
kalıyorlar.Lüks bir otelde eğlenmek, pahalı ya da sık sık gelen
hediyeleri kabul etmek, keyifle yenen bir yemeğin ardından gelen
hesap pusulasını ödeme kavgaları yapmak gibi… Böylelikle derin bir
vericiliğin altına sinmiş olan “tek kişilik yaşantı” ilişki kurma
gayreti ve görüntüsü altına saklanıyor.
Candan’ın vericilik
stratejisi ikincil bir başka kazanca da yol açıyor: Almadan vermenin
getirdiği yorgunluk tüm benliğini sarıyor. Ve farkında olmadan
hareket imkanlarını ve iradelerini felç ettiği diğerlerinin neden
kendisine karşı verici olmadıklarını sorgulamaya başlıyor. İşte tam
bu noktada aniden bir kendine geliş ve farkındalık yaşadığını
söylüyor:
“Bir de bakıyorum ki
her şeyi ben yapar olmuşum. Karşıdakilerin hiçbir şey yaptığı yok.
Ben gece yatağımda yalnız ağlarken onlar beni hiç aramıyorlar. Ben
aramasam onların aklına bile gelmiyorum. Daha çok yanımda olmaları
için daha çok vermeliyim demek ki diyorum ve o anda anlıyorum ki….”
Candan’ın tüm
benliği artık kullanılmanın getirdiği öfke, kendini suçlama ve
kendisinden almayı alışkanlık haline getirmiş insanlara karşı
düşmanca duygularla doludur. İçindeki bir sesin ona söylediği tek
şey onları aramaması, onlardan uzak durması ve en derinde kendisini
onlardan korumasıdır. Ardından gelen ve bazen haftalar süren eve
kapanmalar yaşanmaktadır sonra.
Candan ilginç olan
bir diğer algısından da şu şekilde bahsetmektedir. Eğer bu yoğun
vericiliği baştan reddeden insanlar olursa çevresinde zaten kendisi
ile bağlantı kurmak istemediklerini, onu sevmediklerini düşünerek
onlardan uzak durmayı ve ilişkiyi baştan kesmeyi düşünmektedir. Bu
durumda işlevsel vericiliğin üçüncül kazancı sevildiğini,
onaylandığını anlamak oluyor. “Kim ister ki sevmediği birinden
bir şeyler kabul etsin, onunla görüşsün.” diyerek durum
özetlemektedir.
Candan’ın
yaşantılarındaki paradoks doğal olarak gözden kaçmamaktadır. Hiç
kuşku yok ki Candan’ın en temel arzusu insanlardan bir yolla uzak
durmak ve derinleşmeyen ilişkiler içinde kalmaktır.
Candan iş yaşamında
çok başarılı olması rağmen ilişkiler alanında neden başarısız
olduğunu da bir türlü anlayamıyor. Hiç kuşu yok ki insan
ilişkilerinden soyutlanmanın bir yolu başka bir şeyle meşgul
olmaktır. İş yaşamı, yapısı gereği derin sosyal ilişkilere müsaade
etmeyen bir organizasyondur. Çalışmaya gideriz sohbet etmeye değil.
Dolayısı ile Candan iş yaşamının kurallı dünyasında kendisini çok
daha güvenli hissetmekte kendi ifadesi ile verdiklerinin karşılığını
da almaktadır.
Candan’ın
öyküsündeki hangi yapı bu noktaya gelmesine neden olmuştur?
Candan’ın öyküsünde keskin ve net bir şekilde beliren “memnun
edilmesi gereken anne” ile ilgili anıları bize birçok bilgiyi
vermektedir. Annesinin eğer memnun edilmezse çok şiddetli azarlarını
yaşamış olan Candan, ergenlik dönemine “bir başkasını memnun
etmezsem şiddet görürüm.” kalıbı ile girmiştir.
“Ortaokuldayken de
böyleydi. Sanki diğerlerini memnun etmem gerekiyor gibiydi.
Harçlığımı tek başım harcadığımı anımsamıyorum. Muhakkak
arkadaşlarıma bir şeyler ısmarlardım. Geri gelmeyeceğini bilmeme
rağmen sık sık borç verirdim. Gidip soramazdım “Neden borcunu
ödemiyorsun ya da ne zaman ödeyeceksin?” diye.”
Çok dramatik olan
bir süreç yaşanmaktadır. Ergenlik dönemine giren Candan içgüdüsel
bir şekilde ailesi dışındaki kişilerle ve yaşı gereği kendi
yaşıtları ile ilişki kurmaya çalışmaktadır. Ancak ilişki kurma
stratejisi bir diğerini (en temelde anneyi) memnun etme üzerine
kurulu olduğu için sürekli olarak vererek memnun etmeye
çalışmaktadır.
Ergenlik döneminin
bir kimlik netleşmesi dönemi olduğunu söylemiştik. Kimlik ise
sınırlarını ve ne istediğini bilme ve ortaya koyabilme olarak
tanımlamıştık. İşte ta bu noktada Candan’ı yeni bir güçlük
beklemektedir. Candan için kendi arzularını ifade etmek bir diğeri
tarafından reddedilme ve şiddete zemin yol açabileceği için oldukça
tehlikeli algılanmaktadır. Üstelik içgüdüleri annesinden ayrı
birileri bağlantı kurmayı denerken başarısız olması durumunda anneye
yeniden ve daha güçlü mahkum olacağını söylerken. Bu algı zinciri
ile Candan’ın ergenlik dönemi sadece arkadaşlarının dediklerini
yapmak, onları taklit etmek, onlara hayır diyememekle geçmiştir.
“Fakat okuldaki
çocuklar da bir tuhaftı. Bir gün beğendikleri bir şeyi ertesi gün
beğenmezlerdi. Bir gün şuraya gidelim derlerdi ben tamam der
giderdim. Ertesi gün nereye gidileceği konuşulurken ben hemen dün
gittiğimiz yere gidelim derdim. Hemen itiraz ederlerdi Orada
sıkıldık. Sen de doğru dürüst bir yer söyle derlerdi. İşte o an
yıkılırdım. Bir türlü onların hoşlanacağı bir teklifte bulunamadım.”
Çünkü Candan kendi
iç sesini değil diğerlerinin ne yaptığını izlemekle meşguldür ilişki
kurarken. Doğal algısı dün tercih ettikleri yeri bugün de tercih
edecekleri yönündedir. Oysa bağlantıda bulunduğu grup da ergenlerden
oluşan bir gruptur. Yani ilgi ve arzuların akıl almaz bir hızla
değiştiği, aslında yaşamın ulaşılabilinen tüm imkanlarını neredeyse
denendiği bir yaş döneminde olan kişilerle.
Candan’ın sürecinin
nasıl ilerlediği bir başka yazının konusudur. Erikson orta yaş
krizlerinin altında yatan çatışmanın birileri ile yakınlık
kurabilmek ya da yalnızlık duyguları hissetmek arasında gidip
geldiğini söyler. Orta yaş krizlerinin yalnızlık ucuna daha yakın
yaşanmasının temellerini ise ergenlikte oluşan kimliğin yapısına
bağlı olarak devam eden bir süreç olarak görür. Bu yaş diliminde
yaşananların, kendinden sonra gelen “üretkenlik ya da durgunluk”
dönemindeki aktivitelerin niteliğini belirlediğine dikkat çeker. Bu
dönemin özelliklerini ve yapısını bir başka yazıya erteleyelim.
|