EPiOS BÜLTEN
Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

Ocak-Şubat    sayı:2

 

 

  ORTA YAŞ BUNALIMLARI;YAKINLIK ya da YALNIZLIK

Erikson insanın, ergenliğinden sonundan ortalama kırk yaşına kadar olan evresindeki ödevini, “yakınlık kurabilmeye karşılık yalıtılmışlık ya da tek başınalık” olarak adlandırmıştır.

 

 

Psk. Mahmut Şefik Nil

 

   

Ergenlikte döneminde, kimlik kavramını açıklarken, kişinin kendisine özgü ve onu mutlu edip yaşamla bütünleşmesini sağlayan özelliklerinin kişinin kendisi tarafından kabulü olarak tanımlamıştık. Kimliğin yaşanması, kişiye ait yapının özgürce görünür olmasıdır. Elbette bu var oluş için kişinin önce kendi kimliğini kabul etmiş, onunla barışmış olması gereklidir. Ayrıca, insan tek başına ilişkide bulunamayacağı için diğerleri tarafından da kabul edileceğinden emin olması ve güven içinde hissetmesi gereklidir.  

Yakınlık kurma, kendi kimliğini yitirmeden, kişilik özelliklerini koruyarak bir diğer insanla ilişkiye girebilme ve ayrılabilme olarak kavramsallaşabilir.Yalıtılmışlık ise birliktelikler kuramamak ya da bir birliktelik içindeyken kendi sınırlarını ve varlığını koruyamamak olarak ele alınabilir. Yani yalıtım iki yönlü gelişebilir; İlki kişinin kendisini diğerlerinden yalıtması, ikincisi ise kendisini kendinden yalıtması şeklinde çalışabilir. 

‘Canlıların her eylem ve tercihlerinin altında olumlu bir motivasyon yatar’ cümlesi terapilerin en zor algılanan cümlesidir. Bu ilkeden hareket ederek yalıtımın altında yatan olumlu motivasyonun, kişinin kendisini görebileceği şiddetten koruma ile ilgili arzusu olduğunu söylemek mümkündür. Kendisini güvende hissetmeyen canlının seçeneklerinden biri tehlikenin kaynağına saldırmak ve kendi varlığını korumaktır.

Ancak bu durum canlının o tehlike ile baş edebileceğine duyduğu inanç tarafından belirlenir. Eğer bir canlı tehlike yaratan kaynağa saldırdığında baş edemeyeceğine ya da daha büyük bir zarar göreceğine inanıyorsa yapacağı tek şey kaçarak ya da şok içinde donarak kendini yalıtmak, ortamdan kaybolmak olacaktır.  

Temel olarak bir ilişki kuramayan, kurduğu ilişkileri sürdüremeyen kişinin, kendisini diğerlerinden yalıttığını, tek başınalığı güvenli bulduğunu söyleyebiliriz. Elbette bu cümleyi okuyunca gözümüzün önüne gelen kişi içe kapanık, kendi halinde, kimse ile ilişkisi olmayan biri olacaktır. 

Kısmen doğru olan bu bilgiyi bir başka açı ile zenginleştirmek de mümkündür. Kalabalıkta yalnızlık ya da yalıtım diyebileceğimiz bir başka strateji, kişinin tam tersine çok sayıda sosyal, duygusal ya da cinsel ilişki kurduğu bir tablodur. Kişi bakıldığında oldukça dışa dönük, sayısını kendisinin de kestiremediği kadar tanıdık, arkadaş ve dost edinmiş görünebilir ama derin bir gözlem bu “gürültülü ve kalabalık” yaşamın, ürküten bir sessizliği örttüğünü kolaylıkla bulabilir.

Kalabalığa saklanarak diğerlerinden yalıtım kurma stratejisinin hedefi, derinleşen ilişkilere engeller yaratmaktır. Sık partner değiştirmek, sosyal çevredeki yüzlerin süreksizliği, günlük kurulan ilişkiler, girilen “dost” ya da “arkadaş” ortamlarındaki yabancılık hissi ve diğerleri tarafından sömürülme ya da kullanılmaya ilişkin hızla gelişen algılar bize böyle bir stratejinin geliştirildiği yolunda önemli bir ipucu verir.   

BENİ KULLANIYORLAR!

“Biri ile tanışıyorum. Ben çok kolay ısınan sıcak bir insanımdır. İnsanlar hemen beni severler. Ama bir süre sonra bakıyorum ki o kişi benim konumumdan, paramdan ya da bedenimden yararlanmak için benimle daha sık görüşmeye başlamış. O zaman o kişiye karşı düşmanca hisler besleyerek onunla görüşmeyi kesiyorum. Aslında kimseye güvenemiyorum.” 

Candan 35 yaşında, ailesinden ayrı yaşayan bir sekreterdir. Çalıştığı kurumun oldukça büyük bir holding olması ve kendisinin de önemli bir konumdaki sekreter olması nedeniyle oldukça tatminkar bir maaş almaktadır. İşi nedeniyle kurduğu birçok yakınlığı ve yakın ilişkisi olduğunu ifade etmektedir. Ancak Candan’ın sıkıntısı ilişkilerini derinleştirememektir.Kendi ifadesi ile güvenerek başladığı bir ilişkide kısa bir zaman içinde kendisinin kullanılacağına dair bir algı ile yakınlaştığı kişi ile münasebetlerine bir sınır koyma ihtiyacı duyduğudur. 

“Bunu fark ettiğimde ilk yaptığım şey o kişileri aramamak oluyor. Eğer onlar beni ararsa o zaman iyice emin oluyorum ki bir şeyin peşindeler. Ve görüşmeyi tamamen kesiyorum. Eğer ısrar ederlerse de muhakkak büyük bir kavga çıkarıyorum. Bir daha asla barışmamak üzere küsüyorum.” 

Candan’ın yaşamı, geride bıraktığı ve asla dönemediği birçok yüzü hafızasında taşıyor. Hiç kuşku yok ki her ilişki kesme ve küsme olayı kendilerinden önceki ilişki koparmaları da haklı kılıyor. Candan, en temelde düşman insanların çevresini sardığı bir gezegende yalnızlık ve yalıtılmışlık duygusu ile yaşıyor.  

Peki, tanıştığı bütün insanlar Candan’dan açık talepte bulunmadıkları halde Candan nasıl fark ediyor onların kötü niyetlerini. Oldukça paradoksal çalışan bir başka mekanizma burada devreye girerek kendi kaderini yaratıyor: 

“Çok vericiyim ben. Çok iyi niyetliyim. Mesela bir yere gidiyoruz hesapları ben ödemek istiyorum. Eğer hesabı ödemezsem çok ayıp edecekmişim gibi geliyor. Arkadaşlarımla bir yere gideceksek ben organize ederim, en lüks yerlerden rezervasyon yaptırırım, iş seyahatlerinden dönüşte mutlaka onlara hediyeler alırım, sık sık telefonla onları ararım, bir dertleri oldu mu muhakkak yanlarında olurum.” 

Canan çok işlevsel bir kendini durduramama duygusu yaşıyor. İlişkilerinde sürekli olarak verici olmak istiyor. Eğer böyle davranmazsa ayıp olacağı için derin bir rahatsızlık duyuyor. İşlevsel bir vericilik diyoruz çünkü birkaç amaca birden hizmet eden bir strateji çalışıyor.  

İlki vermekle kazılan iktidar ya da güç ilişkinin bu aşamasında onu dokunulmaz ve söz sahibi yapıyor. Oysa ilişki iki kişinin en azından bir atom boyunda bile olsa eşitliğine ve geçişkinliğe dayalı bir süreç olduğu için Canan ilişkide doğal olarak zaten yalnızlık yaşıyor. İlişkinin diğer ucundaki kişiler de,  söz hakları kalmadığı için derin bir yalnızlık ve susturulmuşluk duygusu ile kendilerine uzatılan bazen istedikleri bazen istemedikleri bir şey ile karşı karşıya kalıyorlar.Lüks bir otelde eğlenmek, pahalı ya da sık sık gelen hediyeleri kabul etmek, keyifle yenen bir yemeğin ardından gelen hesap pusulasını ödeme kavgaları yapmak gibi… Böylelikle derin bir vericiliğin altına sinmiş olan  “tek kişilik yaşantı” ilişki kurma gayreti ve görüntüsü altına saklanıyor.  

Candan’ın vericilik stratejisi ikincil bir başka kazanca da yol açıyor: Almadan vermenin getirdiği yorgunluk tüm benliğini sarıyor. Ve farkında olmadan hareket imkanlarını ve iradelerini felç ettiği diğerlerinin neden kendisine karşı verici olmadıklarını sorgulamaya başlıyor. İşte tam bu noktada aniden bir kendine geliş ve farkındalık yaşadığını söylüyor: 

“Bir de bakıyorum ki her şeyi ben yapar olmuşum. Karşıdakilerin hiçbir şey yaptığı yok. Ben gece yatağımda yalnız ağlarken onlar beni hiç aramıyorlar. Ben aramasam onların aklına bile gelmiyorum. Daha çok yanımda olmaları için daha çok vermeliyim demek ki diyorum ve o anda anlıyorum ki….” 

Candan’ın tüm benliği artık kullanılmanın getirdiği öfke, kendini suçlama ve kendisinden almayı alışkanlık haline getirmiş insanlara karşı düşmanca duygularla doludur. İçindeki bir sesin ona söylediği tek şey onları aramaması, onlardan uzak durması ve en derinde kendisini onlardan korumasıdır. Ardından gelen ve bazen haftalar süren eve kapanmalar yaşanmaktadır sonra.  

Candan ilginç olan bir diğer algısından da şu şekilde bahsetmektedir. Eğer bu yoğun vericiliği baştan reddeden insanlar olursa çevresinde zaten kendisi ile bağlantı kurmak istemediklerini, onu sevmediklerini düşünerek onlardan uzak durmayı ve ilişkiyi baştan kesmeyi düşünmektedir. Bu durumda işlevsel vericiliğin üçüncül kazancı sevildiğini, onaylandığını anlamak oluyor. “Kim ister ki sevmediği birinden bir şeyler kabul etsin, onunla görüşsün.” diyerek durum özetlemektedir. 

Candan’ın yaşantılarındaki paradoks doğal olarak gözden kaçmamaktadır. Hiç kuşku yok ki Candan’ın en temel arzusu insanlardan bir yolla uzak durmak ve derinleşmeyen ilişkiler içinde kalmaktır.  

Candan iş yaşamında çok başarılı olması rağmen ilişkiler alanında neden başarısız olduğunu da bir türlü anlayamıyor. Hiç kuşu yok ki insan ilişkilerinden soyutlanmanın bir yolu başka bir şeyle meşgul olmaktır. İş yaşamı, yapısı gereği derin sosyal ilişkilere müsaade etmeyen bir organizasyondur. Çalışmaya gideriz sohbet etmeye değil. Dolayısı ile Candan iş yaşamının kurallı dünyasında kendisini çok daha güvenli hissetmekte kendi ifadesi ile verdiklerinin karşılığını da almaktadır.  

Candan’ın öyküsündeki hangi yapı bu noktaya gelmesine neden olmuştur? Candan’ın öyküsünde keskin ve net bir şekilde beliren “memnun edilmesi gereken anne” ile ilgili anıları bize birçok bilgiyi vermektedir. Annesinin eğer memnun edilmezse çok şiddetli azarlarını yaşamış olan Candan, ergenlik dönemine “bir başkasını memnun etmezsem şiddet görürüm.” kalıbı ile girmiştir.

“Ortaokuldayken de böyleydi. Sanki diğerlerini memnun etmem gerekiyor gibiydi. Harçlığımı tek başım harcadığımı anımsamıyorum. Muhakkak arkadaşlarıma bir şeyler ısmarlardım. Geri gelmeyeceğini bilmeme rağmen sık sık borç verirdim. Gidip soramazdım “Neden borcunu ödemiyorsun ya da ne zaman ödeyeceksin?” diye.” 

Çok dramatik olan bir süreç yaşanmaktadır. Ergenlik dönemine giren Candan içgüdüsel bir şekilde ailesi dışındaki kişilerle ve yaşı gereği kendi yaşıtları ile ilişki kurmaya çalışmaktadır. Ancak ilişki kurma stratejisi bir diğerini (en temelde anneyi) memnun etme üzerine kurulu olduğu için sürekli olarak vererek memnun etmeye çalışmaktadır.

Ergenlik döneminin bir kimlik netleşmesi dönemi olduğunu söylemiştik. Kimlik ise sınırlarını ve ne istediğini bilme ve ortaya koyabilme olarak tanımlamıştık. İşte ta bu noktada Candan’ı yeni bir güçlük beklemektedir. Candan için kendi arzularını ifade etmek bir diğeri tarafından reddedilme ve şiddete zemin yol açabileceği için oldukça tehlikeli algılanmaktadır. Üstelik içgüdüleri annesinden ayrı birileri bağlantı kurmayı denerken başarısız olması durumunda anneye yeniden ve daha güçlü mahkum olacağını söylerken. Bu algı zinciri ile Candan’ın ergenlik dönemi sadece arkadaşlarının dediklerini yapmak, onları taklit etmek, onlara hayır diyememekle geçmiştir.

“Fakat okuldaki çocuklar da bir tuhaftı. Bir gün beğendikleri bir şeyi ertesi gün beğenmezlerdi. Bir gün şuraya gidelim derlerdi ben tamam der giderdim. Ertesi gün nereye gidileceği konuşulurken ben hemen dün gittiğimiz yere gidelim derdim. Hemen itiraz ederlerdi Orada sıkıldık. Sen de doğru dürüst bir yer söyle derlerdi. İşte o an yıkılırdım. Bir türlü onların hoşlanacağı bir teklifte bulunamadım.” 

Çünkü Candan kendi iç sesini değil diğerlerinin ne yaptığını izlemekle meşguldür ilişki kurarken. Doğal algısı dün tercih ettikleri yeri bugün de tercih edecekleri yönündedir. Oysa bağlantıda bulunduğu grup da ergenlerden oluşan bir gruptur. Yani ilgi ve arzuların akıl almaz bir hızla değiştiği, aslında yaşamın ulaşılabilinen tüm imkanlarını neredeyse denendiği bir yaş döneminde olan kişilerle.  

Candan’ın sürecinin nasıl ilerlediği bir başka yazının konusudur. Erikson orta yaş krizlerinin altında yatan çatışmanın birileri ile yakınlık kurabilmek ya da yalnızlık duyguları hissetmek arasında gidip geldiğini söyler. Orta yaş krizlerinin yalnızlık ucuna daha yakın yaşanmasının temellerini ise ergenlikte oluşan kimliğin yapısına bağlı olarak devam eden bir süreç olarak görür.  Bu yaş diliminde yaşananların, kendinden sonra gelen “üretkenlik ya da durgunluk” dönemindeki aktivitelerin niteliğini belirlediğine dikkat çeker. Bu dönemin özelliklerini ve yapısını bir başka yazıya erteleyelim. 

   
 
 
 
 
 
 
 
 

 

EPiOS BÜLTEN

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2006