EPiOS BÜLTEN
Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

Ocak-Şubat    sayı:2

 

 

  FRİDA KAHLO’NUN OTOPORTRESİZLİĞİ ya da AŞK…

Bir sanat eseri, yapanın düşlemlerini, arzularını, korkularını ve iç dünyasına ait imgeleri görünür kılar. Sanatçı, kendi ruhsal dünyasının derinliklerine inerek hissettiği duyguları, yaşadığı imgeleri eserine döker ve yeniden gerçek olan dünyaya döner. Sanatçının duygulanımı ile psikotik durumu ayıran en temel fark sanatçının yeniden gerçeğe dönebilme kabiliyeti ile açıklanır.

Bu açıdan bakınca her sanat eseri, sanatçının yaşamında ve sanatçıya ait ayrı bir gerçekliğinin izlerini taşıyacaktır. Çünkü her saniye yenilediği algıları ile iç ve dış dünya hakkında yeni bir yargıya sahip olan insan beyninin bu algılarını sanat üretisine aktarmaması mümkün olmayacaktır.

 

Psk. Mahmut Şefik Nil

 

   

Makalemiz, Frida Kahlo’nun resimlerinde oldukça sık karşımıza çıkan bir görüntü ile yakından ilgili. Otoportreleri… Kahlo bu konuda günlüğünde şöyle der:

"Otoportre konusundaki ısrarım hakkında bana çok soru soruldu. Bir defa seçme şansım yoktu ve zannedersem yapıtlarımdaki özbenin sürekliliğinin temeli budur. Bir an kendinizi benim yerime koyun. Tam kafanızın üstünde kendi görüntünüz, özellikle de bedenininiz çoğu zaman çarşafların, yorganların altında olduğundan yüzünüz. Yani salt yüzünüz. Takılmamak elde değil." 

Kahlo, yukarıdaki cümlesinde geçirdiği otobüs kazası sonucunda yatakta yatmak zorunda kaldığı ve annesinin yatağın üzerine astığı aynadan kendi bedenini izlediği döneminden bahseder. Bu dönemde bedenini parçalayarak Kahlo’nun gövdesinden geçen büyük bir demir, kaza sırasındaki çarpmaya bağlı olarak ortaya çıkan kırıklar tarifi mümkün olmayan acılara neden olur.  Kahlo yaşamını değiştiren bu olayı günlüğüne şu cümlelerle aktarır: 

"Benim zamanımda otobüsler hiç de güvenilir değildi; henüz yeni kullanıma girmişlerdi ve pek rağbet görüyorlardı. Tramvaylar boşalmışlardı. Alejandro Gomez Arias'la otobüse bindim... Kısa bir zaman sonra otobüs ile Xochimilo hattının treni çarpıştı. Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı. Beni daha da çok sarstı.

Önce başka bir otobüse binmiştik. Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu görünce, aramak için indik, beni harabe eden otobüse böylece bindik. Kaza bir kavşakta oldu... İnsanın çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil.Gözümden bir tek damla yaş akmadı ve demir çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti."

Otobüs kazası Kahlo’nun ifadesi ile “ağır ve yavaştır”, Kahlo’yu “harabeye çevirir” ve demir çubuk “kılıcın boğayı delmesi” gibi onu deler geçer.  

Acı, insana bedenini hatırlatan bir niteliğe sahiptir. İnsan zihninin acı duyan organına odaklanmaması mümkün değildir. Bütün bedeni kırıklar içinde olan ve ağır yaralar alan Kahlo’nun zihninin de bedenini bir an bile unutması zor görünmektedir. Üstelik Kahlo’nun acı ile tanışması bu kaza ile gerçekleşmez. Küçükken bir ağaç dalına takılarak düşmesinin ardından geçirdiği çocuk felci nedeniyle sol ayağına göre daha güçsüz ve çelimsiz gelişen sağ bacağı aracılığı ile tanışır acı ile. Günlüğünde düşmesi ile daha sonraki yaşadıkları arasındaki bağın ne olduğunu bilmediğini ama kesin olan bir şey varsa acının bedenine “ilk kez o gün girdiğini” söyler.  

Kazanın ardından Kahlo resim yapmaya başlar. Kronolojik olarak yağlı boya resimlerine baktığımızda ilk dönemlerde kendisini orada göremeyiz. 1925’te yaptığı resimde bir şehir manzarası görünmektedir.  Onu takip eden ikinci resimde de benzer bir tema ile karşılaşırız. Bu iki resim de 1925 yılına aittir.

Otobüs kazası Kahlo’nun ifadesi ile “ağır ve yavaştır”, Kahlo’yu “harabeye çevirir” ve demir çubuk “kılıcın boğayı delmesi” gibi onu deler geçer.  

Acı, insana bedenini hatırlatan bir niteliğe sahiptir. İnsan zihninin acı duyan organına odaklanmaması mümkün değildir. Bütün bedeni kırıklar içinde olan ve ağır yaralar alan Kahlo’nun zihninin de bedenini bir an bile unutması zor görünmektedir. Üstelik Kahlo’nun acı ile tanışması bu kaza ile gerçekleşmez. Küçükken bir ağaç dalına takılarak düşmesinin ardından geçirdiği çocuk felci nedeniyle sol ayağına göre daha güçsüz ve çelimsiz gelişen sağ bacağı aracılığı ile tanışır acı ile. Günlüğünde düşmesi ile daha sonraki yaşadıkları arasındaki bağın ne olduğunu bilmediğini ama kesin olan bir şey varsa acının bedenine “ilk kez o gün girdiğini” söyler.  

Kazanın ardından Kahlo resim yapmaya başlar. Kronolojik olarak yağlı boya resimlerine baktığımızda ilk dönemlerde kendisini orada göremeyiz. 1925’te yaptığı resimde bir şehir manzarası görünmektedir.  Onu takip eden ikinci resimde de benzer bir tema ile karşılaşırız. Bu iki resim de 1925 yılına aittir. 

Daha sonra ilk otoportresini yapar. Kadife bir giysi içinde kendisini çizdiği bu resimde Frida’nın bedeninde kazaya ait hiçbir iz yoktur. Oldukça şık bir kadife elbise içindedir ancak zemin ya da bir diğer ifade ile kendisinin dışındaki gerçeklik, dış dünya karanlık ve dalgalıdır. Ardından gelen resimde yeniden Frida’yı görürüz. Yine kazaya ait bir  iz yoktur. Ancak bu resimdeki figür hüzünlüdür ve başı öne eğik bir şekilde durmaktadır. Bu kez zemin imgesel ve soyut değil oldukça gerçekçidir. Kendisini bir şehirde çizer.

Bu resimden sonra iki yıl boyunca yaptığı resimlerde Frida’nın kendisini görmeyiz. Sürekli olarak başkalarına ait portreler çizer. 1927–1931 yılları arasında yaptığı 6 resim içinde Frida’nın kendisi görülmez. Bu dönemde deyim yerindeyse Frida oto-portresizdir.

Fakat 1931 yılında kendini ve Diego’yu yaptığı tablosundan sonra Fridan’nın resimlerinde aniden ana kahraman kendisi olur. Üstelik görenleri hayrete düşüren, rahatsız eden, kışkırtan birçok imgenin, kopuk, yaralı, hasar görmüş organların, kanların göründüğü tablolardır bunlar. 

Önce, Frida’nın resimlerine bakarak bu otoportresiz dönemde nelerin ya da kimlerin resmini yaptığına bakalım. Yaptığı portreler başkalarına aittir: “Pancho Villa And Adelita”, “Portrait Of Alicia Galant”, “Portrait Of Miguel N Lira”, “Portrait Of Alejandro Comez Arias” ve “Portrait Of Virginia”. Sanki kendisi görünmek istemez gibi sürekli portre yapar. Ancak, bu dönemde yaptığı tablolardan “The Bus” isimli tablosu diğerlerinden oldukça farklı ve ilginçtir.

Bir otobüs kazası ile yaşamı değişen Frida’nın bırakın herhangi bir otobüs çizmesini, bir otobüs gördüğünde ya da “Otobüs” kelimesini duyduğunda bile kazayı anımsıyor olduğunu düşünmek oldukça anlaşılır bir durumdur. Dolayısı ile Frida’nın “The Bus” (Otobüs) adını verdiği bu tablosunu ilginç kılan en önemli özellik tablonun adı ile başlar. Daha önceki resimlerinde kazaya ait bir detayı hatta kendi portrelerinde her hangi bir yara izini bile görmek mümkün değildir.  Oysa bu resmine, hiç bir ekleme ya da gizleme yapmadan açıkça yaşamının yönü değiştiren aracın adını vermiştir. 

Tablodaki ilginçlikler sadece adı ile kalmaz. Tablonun aksiyonunda da ortaya çıkar. Orada her şey yolunda görünür.  Otobüste biri bebek, biri çocuk, üç tanesi kadın, ikisi erkek 7 kişi yolculuk yapmaktadır. Tablonun tam merkezinde bulunan kadın başörtüsü altına gizlediği bir bebeği emzirme pozisyonunda tutmakta, erkek çocuk dışarıyı izlemektedir. Tablodaki diğer iki kadın sıradan ve her an her yerde karşımıza çıkacak kadınlardır. Bir tanesinin gençliği ve zerafeti, oturuş ve rüzgarda salınan fuları ile vurgulanırken diğeri bir ev kadını görünümündedir. Yolculardan ikisi erkektir. Bir tanesinin işçi olduğu kıyafetinden ve elindeki aletten okunurken, diğerinin işveren olduğu yine kıyafetinden ve elindeki para kesesinden oldukça net anlaşılır.   

Tabloda ne bir kaza belirtisi ne de onları bekleyeceğini varsaydığımız korkunç olayın simgeleşebileceği her hangi bir detay, herhangi bir olağanüstülük yoktur. Sadece yolculuk yaparken çizilmişlerdir. Frida bu tablosunda “sanki kazayı olmamış gibi dilemektedir” dersek çok iddialı bir cümle kurmuş olmayız. Giriş cümlelerimizde belirttiğimiz gibi sanat eserleri bir sanatçının tarihini ve acılarını yansıttıkları bir alan olduğu gibi arzularını ve geleceklerini de yansıttıkları bir düşsel mekandır. Ancak bu cümleyi kurduğumuzda tablonun geneline yayılan bir iyimserlik ve iyilik halinden bahsetmiş oluruz. Bu durumda bu iyimserliğin ve iyilik halinin diğer izlerine bakmak yerinde olacaktır.   

Tablonun tam merkezine yerleştirilen anne bu tablonun ilk bakışta dikkat çeken kahramanı olarak belirir. Yedi kişilik yolcu kafilesinin üç kişisini bu anne ve çocukları oluşturur. Anne çocuğunu emzirecek kadar emniyettedir, çocuk ise çevreyi merakla izleyecek coşkulu. Klein’dan hareketle devam edersek anne, yaşamın en bereketli ilk besini ve yaşama karşı şükran duygusunun kaynağı olan sütü memeleri ile çocuğuna taşır. Erikson, annenin bebeğin yanında oluşu ile yaşama yönelik gelişen temel güven duygusunun nemini vurgular. Daha geride ise Freud hiç çocuklarla çalışmamasına rağmen yaşamın bebeğin ilk dönemini “oral dönem” olarak kavramsallaştırır.  

Tablodaki diğer iyilik halinin detaylarından biri diğeri ise yaşamı boyunca kendini bir anti-kapitalist olarak tanımlayan, hatta doğum tarihini bile devrimle başlatan Frida’nın kapitalizmi simgeleyen üç unsuru işçi, işveren ve fabrikayı bir tabloda barışık çizmesidir. Hiç kuşku yok ki bu kompozisyondan hareketle Frida’nın kapitalizme yaklaştığı ya da hoşgörülü olduğunu öne sürmek mümkün bile değildir. Ancak işçi ve işverenin aynı otobüste birlikte yolculuğu, yüzlerindeki tebessüm Frida’nın sonraki eserlerinde görülmeyen bir iyimserliğin göstergesi olabilir.  

Aynı iyimserliğin benzer bir izini ararken çocuk resmi ve çocuklarda kullanılan D-10 adlı projektif testin bir kriterini ödünç aldık. Çocuk ev çizer. Ve üstüne bir baca yapar. Böylelikle evde yaşayanlar olduğunu, sıcak ve yemek yapılan bir yer olduğunu yani evin bir yuva olduğunu ifade eder. Aynı mekanizmayı buraya uyarlarsak gerideki fabrikada çalışanlar olduğunu, üretim ve ilişkiler olduğunu yani o fabrikada bir yaşam olduğunu öne sürebiliriz. Ki bu noktada da Frida’nın tablosunda gördüğümüz bir iyilik halidir.

 İyimser olarak yorumladığımız tüm bu detayların içinde dikkat çeken bir diğer unsur iyilik halinden uzak olmamakla birlikte genel olarak Frida’nın tablolarında görülen acı temalı duygudan oldukça uzaktır; tablodaki kadınların yüzü gülmez. Düşüncelidir.  

Peki, öne sürdüğümüz bu iyilik halinin kaynağı ne olabilir? 

Frida bu tabloyu yapmadan çok önce bir adamla tanışır: Diego.  Diego’yu ilk gördüğü zaman yanındaki arkadaşına “bu adamdan bir çocuk yapacağını” söylemiştir bile. O dönemde henüz tanışmış değillerdir. Ancak Diego onu bir çocuk sahibi olmayı isteyecek kadar mutlu hissettirir. Daha sonra resimleri hakkında bir fikir almak bahanesi ile Diego’nun yanına gider ve aralarındaki etkileşim o zaman başlar. Frida’nın yaşamındaki en önemli olaylardan biri “Kocam, babam arkadaşım, sevgilim, eşim” olarak nitelendirdiği Diego ile aşk yaşamaya başlamasıdır.

Frida kazanın yaşanmamış olmasını dileyecek kadar  Frida bu tabloyu aşkına kavuştuğu yılda, Diego le evlendiği yılda yapar. Yani iyimserliğin kaynağında yatan en önemli unsur Diego ya da aşk duygusudur. 

   
 
 
 
 
 
 
 

 

EPiOS BÜLTEN

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2006