|
Makalemiz, Frida
Kahlo’nun resimlerinde oldukça sık karşımıza çıkan bir görüntü ile
yakından ilgili. Otoportreleri… Kahlo bu konuda günlüğünde şöyle
der:
"Otoportre konusundaki ısrarım hakkında bana çok soru soruldu. Bir
defa seçme şansım yoktu ve zannedersem yapıtlarımdaki özbenin
sürekliliğinin temeli budur. Bir an kendinizi benim yerime koyun.
Tam kafanızın üstünde kendi görüntünüz, özellikle de bedenininiz
çoğu zaman çarşafların, yorganların altında olduğundan yüzünüz. Yani
salt yüzünüz. Takılmamak elde değil."
Kahlo, yukarıdaki
cümlesinde geçirdiği otobüs kazası sonucunda yatakta yatmak zorunda
kaldığı ve annesinin yatağın üzerine astığı aynadan kendi bedenini
izlediği döneminden bahseder. Bu dönemde bedenini parçalayarak
Kahlo’nun gövdesinden geçen büyük bir demir, kaza sırasındaki
çarpmaya bağlı olarak ortaya çıkan kırıklar tarifi mümkün olmayan
acılara neden olur. Kahlo yaşamını değiştiren bu olayı günlüğüne şu
cümlelerle aktarır:
"Benim zamanımda otobüsler hiç de güvenilir değildi; henüz yeni
kullanıma girmişlerdi ve pek rağbet görüyorlardı. Tramvaylar
boşalmışlardı. Alejandro Gomez Arias'la otobüse bindim... Kısa bir
zaman sonra otobüs ile Xochimilo hattının treni çarpıştı. Tuhaf bir
çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı.
Beni daha da çok sarstı.
Önce başka bir otobüse binmiştik. Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu
görünce, aramak için indik, beni harabe eden otobüse böylece bindik.
Kaza bir kavşakta oldu... İnsanın çarpışmanın farkına vardığı,
ağladığı doğru değil.Gözümden bir tek damla yaş akmadı ve demir
çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti."
Otobüs kazası
Kahlo’nun ifadesi ile “ağır ve yavaştır”, Kahlo’yu “harabeye
çevirir” ve demir çubuk “kılıcın boğayı delmesi” gibi onu deler
geçer.
Acı, insana
bedenini hatırlatan bir niteliğe sahiptir. İnsan zihninin acı duyan
organına odaklanmaması mümkün değildir. Bütün bedeni kırıklar içinde
olan ve ağır yaralar alan Kahlo’nun zihninin de bedenini bir an bile
unutması zor görünmektedir. Üstelik Kahlo’nun acı ile tanışması bu
kaza ile gerçekleşmez. Küçükken bir ağaç dalına takılarak düşmesinin
ardından geçirdiği çocuk felci nedeniyle sol ayağına göre daha
güçsüz ve çelimsiz gelişen sağ bacağı aracılığı ile tanışır acı ile.
Günlüğünde düşmesi ile daha sonraki yaşadıkları arasındaki bağın ne
olduğunu bilmediğini ama kesin olan bir şey varsa acının bedenine
“ilk kez o gün girdiğini” söyler.
Kazanın ardından
Kahlo resim yapmaya başlar. Kronolojik olarak yağlı boya resimlerine
baktığımızda ilk dönemlerde kendisini orada göremeyiz. 1925’te
yaptığı resimde bir şehir manzarası görünmektedir. Onu takip eden
ikinci resimde de benzer bir tema ile karşılaşırız. Bu iki resim de
1925 yılına aittir.
Otobüs kazası
Kahlo’nun ifadesi ile “ağır ve yavaştır”, Kahlo’yu “harabeye
çevirir” ve demir çubuk “kılıcın boğayı delmesi” gibi onu deler
geçer.
Acı, insana
bedenini hatırlatan bir niteliğe sahiptir. İnsan zihninin acı duyan
organına odaklanmaması mümkün değildir. Bütün bedeni kırıklar içinde
olan ve ağır yaralar alan Kahlo’nun zihninin de bedenini bir an bile
unutması zor görünmektedir. Üstelik Kahlo’nun acı ile tanışması bu
kaza ile gerçekleşmez. Küçükken bir ağaç dalına takılarak düşmesinin
ardından geçirdiği çocuk felci nedeniyle sol ayağına göre daha
güçsüz ve çelimsiz gelişen sağ bacağı aracılığı ile tanışır acı ile.
Günlüğünde düşmesi ile daha sonraki yaşadıkları arasındaki bağın ne
olduğunu bilmediğini ama kesin olan bir şey varsa acının bedenine
“ilk kez o gün girdiğini” söyler.
Kazanın ardından
Kahlo resim yapmaya başlar. Kronolojik olarak yağlı boya resimlerine
baktığımızda ilk dönemlerde kendisini orada göremeyiz. 1925’te
yaptığı resimde bir şehir manzarası görünmektedir. Onu takip eden
ikinci resimde de benzer bir tema ile karşılaşırız. Bu iki resim de
1925 yılına aittir.
Daha sonra ilk
otoportresini yapar. Kadife bir giysi içinde kendisini çizdiği bu
resimde Frida’nın bedeninde kazaya ait hiçbir iz yoktur. Oldukça şık
bir kadife elbise içindedir ancak zemin ya da bir diğer ifade ile
kendisinin dışındaki gerçeklik, dış dünya karanlık ve dalgalıdır.
Ardından gelen resimde yeniden Frida’yı görürüz. Yine kazaya ait bir
iz yoktur.
Ancak bu resimdeki figür hüzünlüdür ve başı öne eğik bir şekilde
durmaktadır. Bu kez zemin imgesel ve soyut değil oldukça
gerçekçidir. Kendisini bir şehirde çizer.
Bu resimden sonra
iki yıl boyunca yaptığı resimlerde Frida’nın kendisini görmeyiz.
Sürekli olarak başkalarına ait portreler çizer. 1927–1931 yılları
arasında yaptığı 6 resim içinde Frida’nın kendisi görülmez. Bu
dönemde deyim yerindeyse Frida oto-portresizdir.
Fakat 1931 yılında
kendini ve Diego’yu yaptığı tablosundan sonra Fridan’nın
resimlerinde aniden ana kahraman kendisi olur. Üstelik görenleri
hayrete düşüren, rahatsız eden, kışkırtan birçok imgenin, kopuk,
yaralı, hasar görmüş organların, kanların göründüğü tablolardır
bunlar.
Önce, Frida’nın
resimlerine bakarak bu otoportresiz dönemde nelerin ya da kimlerin
resmini yaptığına bakalım. Yaptığı portreler başkalarına aittir:
“Pancho Villa And Adelita”, “Portrait Of Alicia Galant”, “Portrait
Of Miguel N Lira”, “Portrait Of Alejandro Comez Arias” ve “Portrait
Of Virginia”. Sanki kendisi görünmek istemez gibi sürekli portre
yapar. Ancak, bu dönemde yaptığı tablolardan “The Bus” isimli
tablosu diğerlerinden oldukça farklı ve ilginçtir.

Bir otobüs kazası
ile yaşamı değişen Frida’nın bırakın herhangi bir otobüs çizmesini,
bir otobüs gördüğünde ya da “Otobüs” kelimesini duyduğunda bile
kazayı anımsıyor olduğunu düşünmek oldukça anlaşılır bir durumdur.
Dolayısı ile Frida’nın “The Bus” (Otobüs) adını verdiği bu tablosunu
ilginç kılan en önemli özellik tablonun adı ile başlar. Daha önceki
resimlerinde kazaya ait bir detayı hatta kendi portrelerinde her
hangi bir yara izini bile görmek mümkün değildir. Oysa bu resmine,
hiç bir ekleme ya da gizleme yapmadan açıkça yaşamının yönü
değiştiren aracın adını vermiştir.
Tablodaki
ilginçlikler sadece adı ile kalmaz. Tablonun aksiyonunda da ortaya
çıkar. Orada her şey yolunda görünür. Otobüste biri bebek, biri
çocuk, üç tanesi kadın, ikisi erkek 7 kişi yolculuk yapmaktadır.
Tablonun tam merkezinde bulunan kadın başörtüsü altına gizlediği bir
bebeği emzirme
pozisyonunda tutmakta, erkek çocuk dışarıyı izlemektedir. Tablodaki
diğer iki kadın sıradan ve her an her yerde karşımıza çıkacak
kadınlardır. Bir tanesinin gençliği ve zerafeti, oturuş ve rüzgarda
salınan fuları ile vurgulanırken diğeri bir ev kadını
görünümündedir. Yolculardan ikisi erkektir. Bir tanesinin işçi
olduğu kıyafetinden ve elindeki aletten okunurken, diğerinin işveren
olduğu yine kıyafetinden ve elindeki para kesesinden oldukça net
anlaşılır.
Tabloda ne bir kaza
belirtisi ne de onları bekleyeceğini varsaydığımız korkunç olayın
simgeleşebileceği her hangi bir detay, herhangi bir olağanüstülük
yoktur. Sadece yolculuk yaparken çizilmişlerdir. Frida bu tablosunda
“sanki kazayı olmamış gibi dilemektedir” dersek çok iddialı bir
cümle kurmuş olmayız. Giriş cümlelerimizde belirttiğimiz gibi sanat
eserleri bir sanatçının tarihini ve acılarını yansıttıkları bir alan
olduğu gibi arzularını ve geleceklerini de yansıttıkları bir düşsel
mekandır. Ancak bu cümleyi kurduğumuzda tablonun geneline yayılan
bir iyimserlik ve iyilik halinden bahsetmiş oluruz. Bu durumda bu
iyimserliğin ve iyilik halinin diğer izlerine bakmak yerinde
olacaktır.
Tablonun tam
merkezine yerleştirilen anne bu tablonun ilk bakışta dikkat çeken
kahramanı olarak belirir. Yedi kişilik yolcu kafilesinin üç kişisini
bu anne ve çocukları oluşturur. Anne çocuğunu emzirecek kadar
emniyettedir, çocuk ise çevreyi merakla izleyecek coşkulu. Klein’dan
hareketle devam edersek anne, yaşamın en bereketli ilk besini ve
yaşama karşı şükran duygusunun kaynağı olan sütü memeleri ile
çocuğuna taşır. Erikson, annenin bebeğin yanında oluşu ile yaşama
yönelik gelişen temel güven duygusunun nemini vurgular. Daha geride
ise Freud hiç çocuklarla çalışmamasına rağmen yaşamın bebeğin ilk
dönemini “oral dönem” olarak kavramsallaştırır.
Tablodaki diğer
iyilik halinin detaylarından biri diğeri ise yaşamı boyunca kendini
bir anti-kapitalist olarak tanımlayan, hatta doğum tarihini bile
devrimle başlatan Frida’nın kapitalizmi simgeleyen üç unsuru işçi,
işveren ve fabrikayı bir tabloda barışık çizmesidir. Hiç kuşku yok
ki bu kompozisyondan hareketle Frida’nın kapitalizme yaklaştığı ya
da hoşgörülü olduğunu öne sürmek mümkün bile değildir. Ancak işçi ve
işverenin aynı otobüste birlikte yolculuğu, yüzlerindeki tebessüm
Frida’nın sonraki eserlerinde görülmeyen bir iyimserliğin göstergesi
olabilir.
Aynı iyimserliğin
benzer bir izini ararken çocuk resmi ve çocuklarda kullanılan D-10
adlı projektif testin bir kriterini ödünç aldık. Çocuk ev çizer. Ve
üstüne bir baca yapar. Böylelikle evde yaşayanlar olduğunu, sıcak ve
yemek yapılan bir yer olduğunu yani evin bir yuva olduğunu ifade
eder. Aynı
mekanizmayı buraya uyarlarsak gerideki fabrikada çalışanlar
olduğunu, üretim ve ilişkiler olduğunu yani o fabrikada bir yaşam
olduğunu öne sürebiliriz. Ki bu noktada da Frida’nın tablosunda
gördüğümüz bir iyilik halidir.
İyimser
olarak yorumladığımız tüm bu detayların içinde dikkat çeken bir
diğer unsur iyilik halinden uzak olmamakla birlikte genel olarak
Frida’nın tablolarında görülen acı temalı duygudan oldukça uzaktır;
tablodaki kadınların yüzü gülmez. Düşüncelidir.
Peki, öne
sürdüğümüz bu iyilik halinin kaynağı ne olabilir?
Frida bu tabloyu
yapmadan çok önce bir adamla tanışır: Diego. Diego’yu ilk gördüğü
zaman yanındaki arkadaşına “bu adamdan bir çocuk yapacağını”
söylemiştir bile. O dönemde henüz tanışmış değillerdir. Ancak Diego
onu bir çocuk sahibi olmayı isteyecek kadar mutlu hissettirir. Daha
sonra resimleri hakkında bir fikir almak bahanesi ile Diego’nun
yanına gider ve aralarındaki etkileşim o zaman başlar. Frida’nın
yaşamındaki en önemli olaylardan biri “Kocam, babam arkadaşım,
sevgilim, eşim” olarak nitelendirdiği Diego ile aşk yaşamaya
başlamasıdır.
Frida kazanın
yaşanmamış olmasını dileyecek kadar Frida bu tabloyu aşkına
kavuştuğu yılda, Diego le evlendiği yılda yapar. Yani iyimserliğin
kaynağında yatan en önemli unsur Diego ya da aşk duygusudur.
 |