|
İngilizler 11 ayrı renk adı kullanıyordu: Siyah, beyaz, kırmızı,
turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor, pembe, gri, kahverengi. Diğer
milyonlarca renk bazı örneklerden hareketle adlandırılıyordu; altın
sarısı, şeftali rengi, gök mavisi gibi…
Aristo, milattan önce 4. yüzyılda mavi ve sarının temel renkler
olduğunu ifade etti. Bu renkler yaşamdaki zıtlığın ifadesiydi. Güneş
ve ay, erkek ve kadın, uyarıcı ve sakinleştirici, genişletici ya da
daraltıcı, iç ve dış… Aynı zamanda renkleri dört elementle de
eşleştirdi: Ateş, su, toprak ve hava. 17. ve 18. yüzyılda Newton’un
keşifleri genel renk açıklamalarında kullanılana kadar Arsito’nun
sisteminden yararlanıldı.
Aristo’nun çağdaşı olan Hipokrat renkleri sağlık ve hastalık tanısı
alanında kullandı. Örneğin açık mor rengin iyileştirici etkisinin
mor renkten farklı olacağını savundu. Aynı şekilde İbn-i Sina da
insanların fiziksel renklerine bakarak hangi hastalıklara yatkın
olabileceklerinin bilenebileceğine inandı ve hastalık teşhisinde
hastalarının ve organlarının renklerini referans olarak kullandı.
15. yüzyılda
Paracelcus olarak tanınan İsveçli doktor von Hohenheim, sağlıklı
oluşta renklere atfettiği önemli rol ile oldukça tartışılan bir
yöntem geliştirdi. Paracelcus Rönesansın ünlü isimleri olan
Copernicus, Martin Luhter, Leonardo da Vinci ile çağdaş bir kişidir.
Onun yaşamı ve fikirleri bu ortamdan oldukça etkilenmiştir.
Renkleri anlamada
din, metafizik, sanat, matematik ve bilim için çalışan insanların
çabalarına çok şey borçluyuz. Bütün bilim tarihi insanlarına çok şey
borçlu olmamıza karşın, 15. yüzyılda, hümanist düşüncenin gelişimi
ve Martin Luther ile birlikte muazzam bir düşünce değişikliği ortaya
çıktı.
Kilise eğitim ve birçok bilimsel disiplin üzerindeki etkisini
yitirdi, “herkes kendi yoluna” düşüncesi ile ruhsal ve bilimsel yol
göstericiler farklılaştı. Renklerle ilgili arayışlar ve çalışmalar
bilimsel grupta kendisine bir yer buldu.
1672’de Sir Isaac Newton renklerle ilgili ve geniş tartışmalara
neden olan ‘Opticks’ adlı çalışmasını yayınladı. Newton, beyaz
ışığın bir prizmadan geçtiği zaman farklı renklere ayrıştığını ve
beyaz rengin diğer renklerin bir bileşimi olduğunu buldu.
Johannes Wolfgang von Goethe, Newton’un bu buluşu ile aynı fikirde
değildi. Goethe’nin “Renk Teorisi” (1840 yılnda İngilizceye çevrildi
ve hala baskısı sürmektedir) Newton’un prizma deneyindeki ışığın
kendini oluşturan renklere ayrılması kanıtını kuşku ile karşıladı.
Goethe, eğer Newton haklı ise, ışığın bütün koşullarda renklere
ayrışması gerektiğini düşündü. Bu düşünce ile ışığı bir odaya
yerleştirdiği bir ekrana yansıttı. Ortası beyaz, kenarları renkli
olan bir halka ile karşılaştı. Bu görüntü Goethe’yi Aristo’nun
fikrine götürdü: Mavi karanlıkta ilk beliren renktir (gece en çok
fark edilebilen renktir), sarı aydınlıkta ilk görünen renktir
(aydınlıkta en çok fark edilebilen renktir). Bundan dolayı gün
ışığında gördüğümüz güneşi sarı, gün ışığının azaldığı uzay
boşluğuna bakarken gökyüzünü mavi algılarız. (*Su altında güneş
ışığı daha da azalır. Ve karanlık kuşağa geçmeden önce her şey
mavileşir; örneğin kırmızı balıklar ya da kan mavi ve tonlarında
algılanır.)
Newton’dan yaklaşık 300 yıl sonra, renklerle ilgili bütün
çalışmaların çoğu bilimsel ilkelerden taviz vermeyen görüntü ve
görme üzerine kurgulu deneysel çalışmalardı. 19. yüzyılın ikinci
yarısında, tıp alanındaki bilim insanları sanat terapisinin en eski
denilebilecek uygulamalarına bir giriş yapmış olsalar bile bunlar
anlaşılmaz çalışmalar olmaktan öteye gitmedi.
Yine de, 19 yüzyılda Fransız kimyacı Chevreul’un, boyayıcı
maddelerin kimyası ve bir renk sistemi geliştirme ile ilgili
deneyleri neo-empresyonizmin gelişmesine neden olan ve kendisinden
sonrasına ışık tutan bir çalışma oldu. Seurat ve Signac gibi
sanatçılar Chevrul’un sistemini kullandılar.
20. yüzyıla geldiğimizde renklere duyulan ilgi birden arttı. Sanat
terapisi yeniden doğdu ve terapistlerin günlük çalışmalarının bir
parçası oldu. 1920’lerde Almanya’daki ünlü Bauhaus okulunda Itten,
Albers, Kandisky, Mondrian ve Klee sanat ve renk teknolojilerini
birleştirdiler. Özellikle Johannes Itten, renkler ve duygular,
renkler ve şekiller arasındaki bağlantı üzerinde durdu. Onun
gözlemlerine göre, öğrencilerinin her birisi kendi çalışımlarında
aynı renkleri kullanma eğilimindeydi. Gözlemi sadece bununla da
kalmadı. Öğrenciler ruhsal durumları ile de ilişkili olarak renkleri
seçiyorlardı. Itten bu gözlemleri ile “Renklerin Sanatı” adlı temel
kitabını yazdı.
1970 yılında Angela Wright, renklerin etkilerini anlamak için daha
derin bir çalışma yapmaya karar verdi. Farklı renklerin psikolojik
etkileri ile ilgil çok fazla çalışma ve materyal olmadığını gördü.
Yapılmış olan çalışmalar birbiri ile çelişen, ortak bir teori ile
ifade edilemeyecek kadar öznel ve sonuçları kestirilmez, bir
genellemeye gidilemez çalışmalardı.
Angela Wright,
California’da renk uyumlarının dinamiği ile ilgilendi.Kişilik
tipleri ve renkler arasındaki bağlantıyı anlamaya dönük net bir
teori geliştirmeye çalıştı. İlkin Aristo’nun mavi ve sarının temel
renkler olduğuna ilişkin fikrinden hareketle tüm renkleri ‘sıcak’ ve
‘soğuk’ renkler olarak ikiye ayırdı. Daha sonra yoğunluklarına göre
de bir alt sınıflama geliştirerek siyah, beyaz ve griyi de ekledi.
Bu sistemle dört kişilik tipini tanımlayan dört sınıf renk grubuna
ulaştı. Dört farklı kişilik tipini belirlerken Jung’un kuramından
yararlandı. Örneğin sarı dışa dönük kişilik tipi ile ilgiliyken mavi
içe dönük kişilikle ilgili olarak adlandırıldı. Wright, net,
anlaşılır ve mantıklı bir sistem geliştirdi. Onun çalışmaları farklı
renk bileşimlerinin bireylerin hangi duygularını ifade ettiklerini
anlamamız için temel bir sistem sundu.
Bu sayımızda
tarihsel süreçle ilgili kısa bir derleme yapmış olduk.Renklerin
psikolojide kullanılması ile ilgili süreci anlatan yazılarımıza
gelecek sayılarımızda devam edeceğiz.
* Çevirenin notu |
|
|