EPiOS BÜLTEN
Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

Ocak-Şubat    sayı:2

 

 

  RENKLERİN TARİHİ

Renklerin insanlığı büyülemediği ve yaşamın en büyük gizemlerinden biri olarak insanların dikkatini çekmediği bir dönem olmadı. Her uygarlık ve toplum renklerle ilgili kendi mitlerini ve anlamlandırmalarını yarattı. Ama tuhaf bir şekilde neredeyse hepsi çok detaylı renk adları kullanmadılar. 1960’larda antropolog Berlin ve Kay dünya çapında renk adlandırmaları ile ilgili araştırmalar yaptılar. Birçok dil, ağırlıklı olarak iki renk ayrımına gitmişlerdi; beyaz (açık) ve siyah (koyu). 98 dil üzerinde yapılan araştırmada temel renkler üzerindeki en çeşitli kelime sayısı İngilizcede bulundu.

 

 

   
İngilizler 11 ayrı renk adı kullanıyordu: Siyah, beyaz, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor, pembe, gri, kahverengi. Diğer milyonlarca renk bazı örneklerden hareketle adlandırılıyordu; altın sarısı, şeftali rengi, gök mavisi gibi…

Aristo, milattan önce 4. yüzyılda mavi ve sarının temel renkler olduğunu ifade etti. Bu renkler yaşamdaki zıtlığın ifadesiydi. Güneş ve ay, erkek ve kadın, uyarıcı ve sakinleştirici, genişletici ya da daraltıcı, iç ve dış… Aynı zamanda renkleri dört elementle de eşleştirdi: Ateş, su, toprak ve hava. 17. ve 18. yüzyılda Newton’un keşifleri genel renk açıklamalarında kullanılana kadar Arsito’nun sisteminden yararlanıldı.

Aristo’nun çağdaşı olan Hipokrat renkleri sağlık ve hastalık tanısı alanında kullandı. Örneğin açık mor rengin iyileştirici etkisinin mor renkten farklı olacağını savundu. Aynı şekilde İbn-i Sina da insanların fiziksel renklerine bakarak hangi hastalıklara yatkın olabileceklerinin bilenebileceğine inandı ve hastalık teşhisinde hastalarının ve organlarının renklerini referans olarak kullandı.   

15. yüzyılda Paracelcus olarak tanınan İsveçli doktor von Hohenheim, sağlıklı oluşta renklere atfettiği önemli rol ile oldukça tartışılan bir yöntem geliştirdi. Paracelcus Rönesansın ünlü isimleri olan Copernicus, Martin Luhter, Leonardo da Vinci ile çağdaş bir kişidir. Onun yaşamı ve fikirleri bu ortamdan oldukça etkilenmiştir. 

Renkleri anlamada din, metafizik, sanat, matematik ve bilim için çalışan insanların çabalarına çok şey borçluyuz. Bütün bilim tarihi insanlarına çok şey borçlu olmamıza karşın, 15. yüzyılda, hümanist düşüncenin gelişimi ve Martin Luther ile birlikte muazzam bir düşünce değişikliği ortaya çıktı.

Kilise eğitim ve birçok bilimsel disiplin üzerindeki etkisini yitirdi, “herkes kendi yoluna” düşüncesi ile ruhsal ve bilimsel yol göstericiler farklılaştı. Renklerle ilgili arayışlar ve çalışmalar bilimsel grupta kendisine bir yer buldu.  

1672’de Sir Isaac Newton renklerle ilgili ve geniş tartışmalara neden olan ‘Opticks’ adlı çalışmasını yayınladı. Newton, beyaz ışığın bir prizmadan geçtiği zaman farklı renklere ayrıştığını ve beyaz rengin diğer renklerin bir bileşimi olduğunu buldu.  

Johannes Wolfgang von Goethe, Newton’un bu buluşu ile aynı fikirde değildi. Goethe’nin “Renk Teorisi” (1840 yılnda İngilizceye çevrildi ve hala baskısı sürmektedir) Newton’un prizma deneyindeki ışığın kendini oluşturan renklere ayrılması kanıtını kuşku ile karşıladı. Goethe, eğer Newton haklı ise, ışığın bütün koşullarda renklere ayrışması gerektiğini düşündü. Bu düşünce ile ışığı bir odaya yerleştirdiği bir ekrana yansıttı. Ortası beyaz, kenarları renkli olan bir halka ile karşılaştı. Bu görüntü Goethe’yi Aristo’nun fikrine götürdü: Mavi karanlıkta ilk beliren renktir (gece en çok fark edilebilen renktir), sarı aydınlıkta ilk görünen renktir (aydınlıkta en çok fark edilebilen renktir). Bundan dolayı gün ışığında gördüğümüz güneşi sarı, gün ışığının azaldığı uzay boşluğuna bakarken gökyüzünü mavi algılarız. (*Su altında güneş ışığı daha da azalır. Ve karanlık kuşağa geçmeden önce her şey mavileşir; örneğin kırmızı balıklar ya da kan mavi ve tonlarında algılanır.)

Newton’dan yaklaşık 300 yıl sonra, renklerle ilgili bütün çalışmaların çoğu bilimsel ilkelerden taviz vermeyen görüntü ve görme üzerine kurgulu deneysel çalışmalardı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, tıp alanındaki bilim insanları sanat terapisinin en eski denilebilecek uygulamalarına bir giriş yapmış olsalar bile bunlar anlaşılmaz çalışmalar olmaktan öteye gitmedi. 

Yine de, 19 yüzyılda Fransız kimyacı Chevreul’un, boyayıcı maddelerin kimyası ve bir renk sistemi geliştirme ile ilgili deneyleri neo-empresyonizmin gelişmesine neden olan ve kendisinden sonrasına ışık tutan bir çalışma oldu. Seurat ve Signac gibi sanatçılar Chevrul’un sistemini kullandılar.  

20. yüzyıla geldiğimizde renklere duyulan ilgi birden arttı. Sanat terapisi yeniden doğdu ve terapistlerin günlük çalışmalarının bir parçası oldu. 1920’lerde Almanya’daki ünlü Bauhaus okulunda Itten, Albers, Kandisky, Mondrian ve Klee sanat ve renk teknolojilerini birleştirdiler. Özellikle Johannes Itten, renkler ve duygular, renkler ve şekiller arasındaki bağlantı üzerinde durdu. Onun gözlemlerine göre, öğrencilerinin her birisi kendi çalışımlarında aynı renkleri kullanma eğilimindeydi. Gözlemi sadece bununla da kalmadı. Öğrenciler ruhsal durumları ile de ilişkili olarak renkleri seçiyorlardı. Itten bu gözlemleri ile “Renklerin Sanatı” adlı temel kitabını yazdı.

1970 yılında Angela Wright, renklerin etkilerini anlamak için daha derin bir çalışma yapmaya karar verdi. Farklı renklerin psikolojik etkileri ile ilgil çok fazla çalışma ve materyal olmadığını gördü. Yapılmış olan çalışmalar birbiri ile çelişen, ortak bir teori ile ifade edilemeyecek kadar öznel ve sonuçları kestirilmez, bir genellemeye gidilemez çalışmalardı.

Angela Wright, California’da renk uyumlarının dinamiği ile ilgilendi.Kişilik tipleri ve renkler arasındaki bağlantıyı anlamaya dönük net bir teori geliştirmeye çalıştı. İlkin Aristo’nun mavi ve sarının temel renkler olduğuna ilişkin fikrinden hareketle tüm renkleri ‘sıcak’ ve ‘soğuk’ renkler olarak ikiye ayırdı. Daha sonra yoğunluklarına göre de bir alt sınıflama geliştirerek siyah, beyaz ve griyi de ekledi. Bu sistemle dört kişilik tipini tanımlayan dört sınıf renk grubuna ulaştı. Dört farklı kişilik tipini belirlerken Jung’un kuramından yararlandı. Örneğin sarı dışa dönük kişilik tipi ile ilgiliyken mavi içe dönük kişilikle ilgili olarak adlandırıldı. Wright, net, anlaşılır ve mantıklı bir sistem geliştirdi. Onun çalışmaları farklı renk bileşimlerinin bireylerin hangi duygularını ifade ettiklerini anlamamız için temel bir sistem sundu.  

Bu sayımızda tarihsel süreçle ilgili kısa bir derleme yapmış olduk.Renklerin psikolojide kullanılması ile ilgili süreci anlatan yazılarımıza gelecek sayılarımızda devam edeceğiz.  

* Çevirenin notu

   
 
 
 
 
 
 
 
 

 

EPiOS BÜLTEN

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2006