|
Neredeyse 40’a yakın öğrencinin doldurduğu sıcak ve havasız kalmış bir
sınıfta duymuştum ilk kez “refleks” kavramını.
Şimdi hatırlamıyorum ama ilkokul 4 y ada 5. sınıfta olmalıyız.
Anımsadığım tek şey yanımdaki çocuğa rağmen ilgimi çeken konuyu anlamaya
çalıştığım.
İki ayrı sinir sisteminden bahsediyordu öğretmen; biri istem dışı
çalışıyordu, diğeri ise isteğimiz doğrultusunda. Refleksler istem dışı
çalışan sinir sitemini tarafından ortaya çıkan ve düşünmeden verilen
tepkilerdi. “Mesela,” diyordu, “Elimize iğne batarsa hiç düşünmeden
hızla çekeriz.” Şaşkınlık ve hayranlık uyandıran bir merak duygusu ile
ezberlemeye çalışmıştım, refleks, istemli sinir sistemi, istemsiz sinir
sistemi…
Kavramları ezberlemeye çalışsam da yıllarca hep birbirine karıştırdım,
hangisi sempatik, hangisi parasempatik sinir sitemi ya da otonom sinir
sistemi nedir? En sonunda bunalıp kavramların peşini bıraktığımı
hatırlıyorum. Ancak ben de merak uyandıran sorunun yanıtını bir türlü
alamadığımı da biliyordum.
Elimize iğne battığında düşünmüyorsak asıl elimizi çekebiliyorduk? Ya da
o sırada beynimiz düşünmüyorsa, elini çekmeyi düşünen kimdi?
Bu
sorulara yanıt bulamadığım için en sonunda çok hızlı düşündüğümüz için
farkına varamadığımız sonucuna ulaşıp sorularımı bir parça yanıtlasam da
insanların reflekslerini hayranlıkla izleyip düşüncenin aslında ne kadar
hızlı olduğunu görmek bende büyük bir keyif yaratıyordu.
Dikiş makinesinin arkasına saklanıp korkuttuğum kız kardeşimin o panikle
hiçbir zaman elini kaldırmadığı bana geçirdiği tekmeyi savururken nasıl
seri olabildiğini, kahvaltı masasında devriliveren bardağı olağanüstü
bir hızla tutan babamın hızına nasıl şaşkınlıkla bakakaldığımı hala
anımsıyorum.
Bütün bu olayları merakla izleyip her seferinde aynı sonuca varıyordum,
“Evet, bütün bunları yaparken yaptıklarının farkında görünmüyorlar.
Sanki otomatik bir şekilde kendiliğinden yapıyorlar. O zaman demek ki
düşünce acayip hızlı bir şey!” Gözümü kapatıp ‘son hız’ düşünme
denemeleri yapıyordum.
Yıllar sonra çocuksu merakımın sadece bana ait olmadığını öğrenecektim.
Binlerce bilim insanı mikroskoplarla başlayan ve bugün yüksek
görüntüleme teknikleri adını verdiğimiz son derece gelişkin ve hücresel
organları görüntüleyebilen bilgisayar destekli cihazlarla hala aynı
soruların cevabı bulunmaya çalışılıyor. Orada, yani insan beyninde neler
oluyor?
Ulaşılan sonuçlar bizleri gerçekten hayrete düşürüyor ama sorularımıza
yanıt olacağına yeni soruların oluşmasına da neden oluyor.
Kısa bir özetle bugün bildiklerimiz insan beyninin ağırlığı kadın ve
erkekte farklı olmak üzere ortalama 1,3 kilogram. İki ayrı lobdan
oluşuyor. Bedenin bütün hücreleri beyne bağlı olarak çalışıyor. Bir
beyinde yaklaşık olarak 100 milyar civarında “nöron” adını verdiğimiz
sinir hücresi var. Bu sayı samanyolundaki yıldız sayısına denk. Ve bu
hücrelerin her biri diğeri ile 3 ya da 4 bağlantı kurabiliyor. Bu
şekilde bir beyin saniye de 300 milyar ile 400 milyar
bayt
arasında bilgi
işleyebiliyor. Bu rakam ortalama 445 cdye sığabilecek kadar veri
yapıyor.
Muazzam ve oldukça karmaşık bir yapı olan beyinle ilgili daha birçok
ilginç keşif var ve her geçen gün bunlara yenileri ekleniyor. Ancak
yazımızın içeriği dolayısı ile bu bilgileri sınırlandırarak beynimizin
bir özelliği üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz.
Son yapılan bilimsel araştırmaların ışığında biliyoruz ki insan beyni
iki ayı lobdan oluştuğu gibi bu iki lobun işlevleri de birbirinden
farklı.
Beynin iki yanı iki yarı işleve sahip demiştik. Kabaca şöyle bir
bakarsak İşlev olarak kadın beyni diye anacağımız sağ yarı küremiz
duygusal işlevleri üstleniyor. Bu yarı küremiz oldukça zeki ve
duyguları, resimleri, olayları bütün olarak algılayabilme yeteneği
nedeniyle sezgisel. Sağ yarı küremizi ışık, ısı, koku, ses ve tatları da
kayıt edebilen bir kameraya benzetebiliriz. Bu makine, bir deniz sahnesi
kaydettiğinde, rüzgarı, denizin kokusunu, dalgaların sesini ve deniz
suyunun serinliğini ve tadını da kayıt ediyor. Bir albüm düşünelim
şimdi de. Albümdeki kayıtlara bakarken o anı aynen yaşandığı gibi
yeniden izliyoruz. Bu nedenle beynimizin sağ yarı küresine ait
yaşantılar ifade edilirken resimler kullanılır. “Tüylerim diken diken
oldu, gözlerim fal taşı gibi açıldı” gibi ifadeler sağ yarı küremize ait
yaşantıları anlatır. Rüya görürken sağ beynimiz daha etkin çalıştığı
için birer anlam barındıran şekiller görürüz.
Beynimizin sol yarı küresi ise verileri mantıksal bir süreçle işliyor.
Neden sonuç ilişkileri kuruyor. Analiz ederek algılıyor ve bütünü
parçalara ayırıyor. Matematik, konuşma, yazma gibi zeka gerektiren
faaliyetlerimizi yönetiyor ve düzenliyor. Sol beyin kendisine ulaşan
bilgileri o ana kadar öğrendiği sisteme uygun bir biçimde sıraya sokarak
değerlendirir. Bu nedenle gramer yapısı birbirine yakın olan diller
daha kolay öğrenilirken, farklı olan diller daha zor öğrenilir.
Gazi
Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Alemdar Yalçın’ın
yapmış olduğu araştırmaya göre insan beyninin fonksiyonları aşağıdaki
gibidir.

Bu iki lob arasında
iletişim olmadığı zaman insanların algılarındaki değişim sara hastaları
üzerinde yapılan deneylerde görülmüştür. Beynin iki yanı arasındaki
iletişimi sağlayan corpus callosum kesildiğinde bu iletişim de doğal
olarak kesilir. Bu uygulama sara hastalarında nöbetlerin sona ermesine
yardımcı olurken ilginç bir başka bulgu çıkarmış ortaya. Bu ameliyatı
geçiren kişilere bir bardak gösterip ‘bu nedir?’ diye sorulduğunda,
kişiler cevap verememişler, o nesneyi tanıyor olmalarına rağmen adını
söyleyememişlerdir… Ancak bu kişilere ‘bardağı al’ dendiğinde hangi
objeyi alacaklarını bilmişler ve almışlardır. Peki, bu ne anlama
geliyor?
İki ayrı beynin birlikte çalışması yani organize hareket edebilmeleri
için en başta iletişimde olmaları gereklidir. Birbirlerinden habersiz
oldukları zaman insanın ne yana gideceğini kestiremeyeceği oldukça
açıktır. California Üniversitesinden Dr. Joseph Bogen, insanın iki ayrı
beyni tek bir kafatasında birleştiren bir canlı olduğu için insanın
dünyada ki en yaratıcı canlı olduğunu söylüyor. “Bu durum bize bir
sorunu iki farklı şekilde çözebilme yeteneği kazandıryor.” diyor ve
ekliyor “Ancak kendi içimizde çatışmalar yaşamımızı da kaçınılmaz hale
getiriyor.”
Yazımızı Dr. Martin L. Roos’dan alıntıladığımız bir paragraf ile
bitirelim.
“Kendi içimizde bir çatışma yaşadığımız zaman bedenimi savaş alanına
döner. Uzun ve ciddi bir mücadelenin bedeli de ağır olabilir. Çatışan
tarafların pazarlık masasına çekilmesi, şifa sürecinin başlangıcı
olabilir. Unutulmamalıdır ki hedef “sol beyinli” ya da “sağ beyinli” bir
kişi olmak değildir, “bütünlüklü” bir beyine sahip olmaktır. |