|
Sıradan bir Pazar gününü keyifli geçirmenin bir yolu da arkadaşlarınızı
davet ederek yapacağınız bir balık yeme ve film izleme partisi olabilir.
Haftanın gerginliğini birlikte yemek hazırlayıp sonra da tok karınların
verdiği rehavetle yayılıp ortak seçtiğiniz bir filme odaklanarak atmak
ve böylelikle yeni başlayan haftaya daha enerjik girmek mümkün.
Böyle düşünerek katıldığımız Pazar partisinde izlediğimiz filmin bir
sahnesinde adam kar yağan bir sokakta yürürken onun yerinde olmayı
istediğimi fark ettim. Küresel ısınma nedeniyle bir türlü gelmeyen kışı
kar yağarken sessizleşen doğa ile birlikte içime dolan sükuneti, bir
sokak lambası ışığından savrulurken dantel kadar zarif, kelebekler gibi
kararsız geçiveren kar tanelerini özlediğimi fark ettim.
Kendime geldiğimde lapa lapa kar yağan bir gecede yürüyüş yapmış, kar
tanelerine dokunmuş, ayakkabılarımın altında çıkardığı sesleri dinlemiş,
kimsenin basmadığı beyaz karlarda zıplayıp izler bırakmış gibi huzurlu
ve rahatlamış bir haldeydim.
Peki, gerçekten de karlı bir gecede yürümenin huzurunu ve sükunetini
içimde yeşerten gerçekte neydi? Hiç ayrılmadığım bir odada nasıl olur da
sadece anımsayarak, kısa fakat yoğun bir hayal kurma ile o gerçekliği
yaşamış gibi oluyorum?
Bir önceki yazımızda beynimizin muazzam veri işleme kabiliyetine
değinmiştik. Bu çok karmaşık evrendeki işleyişe kısa bir bakış atmıştık.
Bu kadar karmaşık ve neredeyse insanın “aklının alamayacağı” kadar
ihtişamlı olan beyinlerimizin kendine özgü garipliklerinden birisi de
yaşadığı ile anımsadığı arasındaki farkı keşfederken zorlanması.
Bu
anlaşılması zor cümleyi açıklarsak, bu kadar karmaşık işlemler yapan
beyinlerimiz içinde bulunduğu anı yaşarken anımsadıkları nedeniyle
“şimdi ve burada” olanla, “geçmişte ve orada” olanı birbirinden ayırt
etmekte güçlük çekiyor.
Bilim insanlarının insan beynini anlamak için yaptıkları deneylerden bir
tanesi bu fikrevarılmasına neden olmuş. Günümüzde, beyinleri, bilgisayar
destekli görüntüleme cihazları ile takip ederek hangi bölgelerin aktive
olduğunu izlemek mümkün. Yapılan deney bu cihazlara bağlı olan deneklere
sevdikleri insanların resimlerin göstererek başlıyor. Her denek
kendisine verilen resimlere bakıyor ve aktive olan beyin bölgeleri video
kayıt cihazları ile kayıt ediliyor. Daha sonra aynı deneklere resimler
gösterilmeden o kişileri düşünmeleri söyleniyor. Ve bu görüntüler de
kayıt ediliyor. İki kayıt karşılaştırıldığı zaman görülüyor ki resimleri
görmekle düşünmek arasında beyin için bir fark yok. İki durumda da
deneklerin aynı beyin bölgeleri çalışıyor.
Görülen bir diğer olgu ise sevilen kişileri görünce aktive olan beyin
merkezinin hoşgörü ve affetme sırasında aktive olan bölgeler oldukları.
İnsanlar cinsel yasak olan anne, baba, kardeş, evlat, arkadaş gibi
kişilerin resimlerin baktıklarında aktive olan hoşgörü merkezleri.
Böylelikle bu kişilere bakarken neden yanlı bir biçimde onlara hoşgörü
gösterdiğimiz ya da daha kolay affedebildiğimizi anlıyoruz. İlginç olan
sonuçlardan bir diğeri ise insanların aşık oldukları ya da cinsel olarak
çekici buldukları kişilere bakarken hoşgörü merkezi dışında cinsel
heyecanla ilgili olan merkezlerin de aktive olması. Bu nedenle eski bir
deyim olan “aşkın gözü kördür” cümlesi de hakikaten doğru görünüyor.
Çünkü bu iki merkez birlikte aktive olduklarında kişinin algılarını ve
düşüncelerini oldukça etkiliyor.
Bu
araştırmalar sonucunda bilim insanlarının vardıkları genelleme ise daha
da ilginç: Gerçek insanın dışında değil, gerçeği değerlendiren ve
anlamdırarak o gerçeğe uygun strateji geliştiren insanın içinde yani
beyninde diyorlar.
Beyin bir uyaranla karşılaştığı zaman bir duygusal yaşantı üretiyor. Bu
duygusal yaşantılar yaklaşma (haz) ya da uzaklaşma (acı) tepkilerine
neden oluyor. Aynı anda beynin sol yarı küresi de bu algıyı mantıksal
bir süreçle işleyerek bir düşünce üretiyor. Ve kişiye sorduğunuzda
düşüncesini ya da duygusu sizinle paylaşıyor. Ancak algılanan uyaranlar
her zaman iki beyin bölümünde aynı yaşantıya neden olmuyor. Bazen bir
nedenle duygusal yaşantı ile düşünsel yaşantı birbirine taban tabana zıt
oluyor ve kişiyi içsel bir ikiye bölünmeye ve dolayısı ile kendi içinde
çatışmaya sürüklüyor.
Düşüncelerin ifadesi de her zaman kolay olmasa bile duyguların
ifadesinden daha kolay yapılabiliyor. Çünkü çağdaş kültürümüz bize
düşüncenin üstünlüğünü, zekanın getireceği kazanma kolaylığını, kısa
zamanda yapılıverilen stratejik planlamaların nasıl koruyucu olacağını
öğretiyor. Ancak duygusal yaşantılarımıza aynı ölçüde değer vermediği
gibi neredeyse onların ifadelerini aşağılıyor. Erkeklerin ağlamadığı,
kadınların ve çocukların duygusal oldukları için zayıf olduklarını,
irade dediğimiz kontrol sistemlerinin sürekli olarak geliştirilmesini
öğütlüyor.
Oysa dinsel, hukuksal, sosyal ve kültürel öğretiler ne derse desin bu
sınırlamalar insanların sağ beyin algılarını durduramıyor. Çünkü sağ ya
da sol beyin demeksizin bir bütünlük halinde çalışan beynimiz iki açıdan
da görmeye devam ediyor.
Sağ beyin algılarının en rahat ifade edildiği yerlerin rüyalar, dil
sürçmeleri, beden ifademiz (beden dilimiz değil) olduğunu ilk yazımızda
vurgulamıştık. Ancak sağ beyin yaşantılarının yine kolaylıkla görünür
olduğu bir alan daha var: imgelerimiz. Aslına bakılırsa rüyalar da
bilincin aradan çekildiği bir zamanda, yani uyku sırasında
yaşantıladığımız imgelerimiz.
İmge nedir ve nasıl çalışıyor? İmgeler zihinsel görüntüler olarak
tanımlanıyor. Ve kaynağını çoğunlukla sağ beynimizden alıyor. Örneğin bu
yazının giriş kısmını okurken belki siz de karlı bir gece de yürümüş
olduğunuz bir ana gittiniz ve yazıyı okurken beyniniz hoşlandığınız ya
da hoşlanmadığınız duygular üretti. İşte o an beyninize yayılan
görüntüler sizin imgelerinizdi. “Bir sokak lambası ışığında savrulan kar
taneleri” cümlesini okurken herkesin beyni farklı ve kendi içindeki kar
tanelerini savrulurken gördü. Kimi yumuşakça dans eden kar taneleri
görürken kimi neredeyse sert bir tipi yaşadı.
Aradaki bu fark hiç kuşkusuz kişinin geçmiş yaşamlarındaki tecrübeleri
ve o tecrübelerin yaşattığı haz ya da acı tarafından belirlendi. Yani
hafıza dediğimiz ve yaşanan her şeyin depolandığı arşivimizdeki
bilgilerdi bunlar.
İmgeleri harekete geçirerek ve onlar kanalı ile çalışarak terapi yapan
yaklaşımlar vardır. İmajinasyon teknikleri, sanat terapisi, psiko-drama,
stratejik terapi teknikleri büyük ölçüde imgelerin harekete geçirilmesi
yolu ile çalışır.
Peki gerçekten de bir şeyin imgelenmesi nasıl kişiyi iyileştirici
olabiliyor? Aslında bu soruyu açıklamak için yeniden beynin işleyişine
dönmek gerekecektir. Beyin bir uyaranla karşılaştığı zaman bir duygusal
yaşantı sahibi olur demiştik. Bu duygusal yaşantı beynimizin hipofiz
adını erdiğimiz merkezine ulaştığı zaman içeriğine göre bir kimyasalın
salgılanmasına neden olur. Örneğin heyecan duygusuna neden olan bir
durumla karşılaştığımız anda saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda
hipofiz bezimiz ‘adrenalin’ adını verdiğimiz kimyasalı üreterek kanımız
aracılığı ile bu hormonu gövdemize pompalar.
Adrenalinle karşılaşan her hücre heyecan duygusunu kendi yapısınca
yaşamaya başlar. Gözbebekleri irileşerek, diyafram ve midemiz kasılarak,
bağırsak sistemi harekete geçerek, eller titreyerek, yüz kasları aşağıya
çekilerek, deri yüzeyindeki kan damarları büzülerek adrenalinin
etkilerini yaşamaya başlarlar. Sonuç olarak heyecan ya da korku
dediğimiz duygu tüm beden tarafından o an yaşanan gerçekliğin kendisi
olur.
Hipofiz bezimiz her duygumuz için ayrı kimyasallar üretebilir. Algısına
uygun olarak kokteyller oluşturabilir. Mutlu olduğumuz zaman salgıladığı
kimyasallar her hücrenin ve organın kendi yapısına uyun biçimde
mutluluğu yaşamasını sağlarken, yüz gülerken, gövde gevşerken, yüz
kasları yukarı doğru çekilirken, mutsuzluk kimyasalları da her hücre ve
organın ağlamasına neden olur. Gözler yaşarır, dudaklar titrer, diyafram
kısa aralıklarla kasılır gevşer.
İmgelerin etkisi buradan bakarak daha kolay anlaşılır. İmge beyinde bir
iç gerçeklik yaratma değildir kuşkusuz. Ancak imge ile çalışan terapi
teknikleri imgenin yapısını açığa çıkartarak onun üzerinden beyinde
yaşanan gerçekliği ve bedenimize yansımalarını görünür hale getirmeyi
hedefler. Kuşku yok ki, bu çalışma ustalık ve uygun eğitimlerin alınmış
ve o yaşantılardan geçilmiş olmasını gerekli kılar. Profesyonel bir
süreçtir yani.
Ancak olumlu ya da olumsuz hayal kurmanın yani bir biçimde imgelemenin
insanın iç gerçekliğini ve dolayısı ile bedene yayılan kimyasallarını
etkilediği de eskiden beri insanlar tarafından gözlenen bir gerçek.
Ağzımızın hayıra açılması, söylenen kem sözlerden sakınılması eskiden
beri öğütlenen cümleler. Tabi bir de paradokslarımız var. Örneğin başı
ağrıyan bir kişinin “Başım ağrımıyor” demesi ağrıyı artırmaktan başka
bir işe yaramıyor. Çünkü bu cümle yapısı gereği orada bir ağrı olduğunu
kendine tekrarlayıp duruyor. Bu durumda ne yapacağız. En sağlıklı
görüneni galiba artık rahatlayamadığımızı ve kendimizi serbest
bıraktığımızda beynimize üşüşen korku dolu imgelerin farkına varınca bu
sorunun nedenini anlamak için bir uzmanla çalışmak oluyor.
Ama yine de ‘ağzımızı hayra açmak’ bir yere kadar iç gerçekliğimizi
rahatlatıyor. |