EPiOS BÜLTEN

Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

mayıs - haziran    sayı:4

 
 

 
  Psk. Mahmut Şefik Nil  
 İMGELER ya da İÇ GERÇEK
 

Sıradan bir Pazar gününü keyifli geçirmenin bir yolu da arkadaşlarınızı davet ederek yapacağınız bir balık yeme ve film izleme partisi olabilir. Haftanın gerginliğini birlikte yemek hazırlayıp sonra da tok karınların verdiği rehavetle yayılıp ortak seçtiğiniz bir filme odaklanarak atmak ve böylelikle yeni başlayan haftaya daha enerjik girmek mümkün.  

Böyle düşünerek katıldığımız Pazar partisinde izlediğimiz filmin bir sahnesinde adam kar yağan bir sokakta yürürken onun yerinde olmayı istediğimi fark ettim. Küresel ısınma nedeniyle bir türlü gelmeyen kışı kar yağarken sessizleşen doğa ile birlikte içime dolan sükuneti, bir sokak lambası ışığından savrulurken dantel kadar zarif, kelebekler gibi kararsız geçiveren kar tanelerini özlediğimi fark ettim.  

Kendime geldiğimde lapa lapa kar yağan bir gecede yürüyüş yapmış, kar tanelerine dokunmuş, ayakkabılarımın altında çıkardığı sesleri dinlemiş, kimsenin basmadığı beyaz karlarda zıplayıp izler bırakmış gibi huzurlu ve rahatlamış bir haldeydim.  

Peki, gerçekten de karlı bir gecede yürümenin huzurunu ve sükunetini içimde yeşerten gerçekte neydi? Hiç ayrılmadığım bir odada nasıl olur da sadece anımsayarak, kısa fakat yoğun bir hayal kurma ile o gerçekliği yaşamış gibi oluyorum? 

Bir önceki yazımızda beynimizin muazzam veri işleme kabiliyetine değinmiştik. Bu çok karmaşık evrendeki işleyişe kısa bir bakış atmıştık. Bu kadar karmaşık ve neredeyse insanın “aklının alamayacağı” kadar ihtişamlı olan beyinlerimizin kendine özgü garipliklerinden birisi de yaşadığı ile anımsadığı arasındaki farkı keşfederken zorlanması.  

Bu anlaşılması zor cümleyi açıklarsak, bu kadar karmaşık işlemler yapan beyinlerimiz içinde bulunduğu anı yaşarken anımsadıkları nedeniyle “şimdi ve burada” olanla, “geçmişte ve orada” olanı birbirinden ayırt etmekte güçlük çekiyor. 

Bilim insanlarının insan beynini anlamak için yaptıkları deneylerden bir tanesi bu fikrevarılmasına neden olmuş. Günümüzde, beyinleri, bilgisayar destekli görüntüleme cihazları ile takip ederek hangi bölgelerin aktive olduğunu izlemek mümkün. Yapılan deney bu cihazlara bağlı olan deneklere sevdikleri insanların resimlerin göstererek başlıyor. Her denek kendisine verilen resimlere bakıyor ve aktive olan beyin bölgeleri video kayıt cihazları ile kayıt ediliyor. Daha sonra aynı deneklere resimler gösterilmeden o kişileri düşünmeleri söyleniyor. Ve bu görüntüler de kayıt ediliyor. İki kayıt karşılaştırıldığı zaman görülüyor ki resimleri görmekle düşünmek arasında beyin için bir fark yok. İki durumda da deneklerin aynı beyin bölgeleri çalışıyor.  

Görülen bir diğer olgu ise sevilen kişileri görünce aktive olan beyin merkezinin hoşgörü ve affetme sırasında aktive olan bölgeler oldukları. İnsanlar cinsel yasak olan anne, baba, kardeş, evlat, arkadaş gibi kişilerin resimlerin baktıklarında aktive olan hoşgörü merkezleri. Böylelikle bu kişilere bakarken neden yanlı bir biçimde onlara hoşgörü gösterdiğimiz ya da daha kolay affedebildiğimizi anlıyoruz. İlginç olan sonuçlardan bir diğeri ise insanların aşık oldukları ya da cinsel olarak çekici buldukları kişilere bakarken hoşgörü merkezi dışında cinsel heyecanla ilgili olan merkezlerin de aktive olması. Bu nedenle eski bir deyim olan “aşkın gözü kördür” cümlesi de hakikaten doğru görünüyor. Çünkü bu iki merkez birlikte aktive olduklarında kişinin algılarını ve düşüncelerini oldukça etkiliyor.

Bu araştırmalar sonucunda bilim insanlarının vardıkları genelleme ise daha da ilginç: Gerçek insanın dışında değil, gerçeği değerlendiren ve anlamdırarak o gerçeğe uygun strateji geliştiren insanın içinde yani beyninde diyorlar.  

Beyin bir uyaranla karşılaştığı zaman bir duygusal yaşantı üretiyor. Bu duygusal yaşantılar yaklaşma (haz)  ya da uzaklaşma (acı) tepkilerine neden oluyor. Aynı anda beynin sol yarı küresi de bu algıyı mantıksal bir süreçle işleyerek bir düşünce üretiyor. Ve kişiye sorduğunuzda düşüncesini ya da duygusu sizinle paylaşıyor. Ancak algılanan uyaranlar her zaman iki beyin bölümünde aynı yaşantıya neden olmuyor.  Bazen bir nedenle duygusal yaşantı ile düşünsel yaşantı birbirine taban tabana zıt oluyor ve kişiyi içsel bir ikiye bölünmeye ve dolayısı ile kendi içinde çatışmaya sürüklüyor.

Düşüncelerin ifadesi de her zaman kolay olmasa bile duyguların ifadesinden daha kolay yapılabiliyor. Çünkü çağdaş kültürümüz bize düşüncenin üstünlüğünü, zekanın getireceği kazanma kolaylığını, kısa zamanda yapılıverilen stratejik planlamaların nasıl koruyucu olacağını öğretiyor. Ancak  duygusal yaşantılarımıza aynı ölçüde değer vermediği gibi neredeyse onların ifadelerini aşağılıyor. Erkeklerin ağlamadığı, kadınların ve çocukların duygusal oldukları için zayıf olduklarını, irade dediğimiz kontrol sistemlerinin sürekli olarak geliştirilmesini öğütlüyor.

Oysa dinsel, hukuksal, sosyal ve kültürel öğretiler ne derse desin bu sınırlamalar insanların sağ beyin algılarını durduramıyor. Çünkü sağ ya da sol beyin demeksizin bir bütünlük halinde çalışan beynimiz iki açıdan da görmeye devam ediyor.  

Sağ beyin algılarının en rahat ifade edildiği yerlerin rüyalar, dil sürçmeleri, beden ifademiz (beden dilimiz değil) olduğunu ilk yazımızda vurgulamıştık. Ancak sağ beyin yaşantılarının yine kolaylıkla görünür olduğu bir alan daha var: imgelerimiz. Aslına bakılırsa rüyalar da bilincin aradan çekildiği bir zamanda, yani uyku sırasında yaşantıladığımız imgelerimiz.  

İmge nedir ve nasıl çalışıyor? İmgeler zihinsel görüntüler olarak tanımlanıyor. Ve kaynağını çoğunlukla sağ beynimizden alıyor. Örneğin bu yazının giriş kısmını okurken belki siz de karlı bir gece de yürümüş olduğunuz bir ana gittiniz ve yazıyı okurken beyniniz hoşlandığınız ya da hoşlanmadığınız duygular üretti. İşte o an beyninize yayılan görüntüler sizin imgelerinizdi. “Bir sokak lambası ışığında savrulan kar taneleri” cümlesini okurken herkesin beyni farklı ve kendi içindeki kar tanelerini savrulurken gördü. Kimi yumuşakça dans eden kar taneleri görürken kimi neredeyse sert bir tipi yaşadı.

Aradaki bu fark hiç kuşkusuz kişinin geçmiş yaşamlarındaki tecrübeleri ve o tecrübelerin yaşattığı haz ya da acı tarafından belirlendi. Yani hafıza dediğimiz ve yaşanan her şeyin depolandığı arşivimizdeki bilgilerdi bunlar.  

İmgeleri harekete geçirerek ve onlar kanalı ile çalışarak terapi yapan yaklaşımlar vardır. İmajinasyon teknikleri, sanat terapisi, psiko-drama, stratejik terapi teknikleri büyük ölçüde imgelerin harekete geçirilmesi yolu ile çalışır.  

Peki gerçekten de bir şeyin imgelenmesi nasıl kişiyi iyileştirici olabiliyor? Aslında bu soruyu açıklamak için yeniden beynin işleyişine dönmek gerekecektir. Beyin bir uyaranla karşılaştığı zaman bir duygusal yaşantı sahibi olur demiştik. Bu duygusal yaşantı beynimizin hipofiz adını erdiğimiz merkezine ulaştığı zaman içeriğine göre bir kimyasalın salgılanmasına neden olur. Örneğin heyecan duygusuna neden olan bir durumla karşılaştığımız anda saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda hipofiz bezimiz ‘adrenalin’ adını verdiğimiz kimyasalı üreterek kanımız aracılığı ile bu hormonu gövdemize pompalar. 

Adrenalinle karşılaşan her hücre heyecan duygusunu kendi yapısınca yaşamaya başlar. Gözbebekleri irileşerek, diyafram ve midemiz kasılarak, bağırsak sistemi harekete geçerek, eller titreyerek, yüz kasları aşağıya çekilerek, deri yüzeyindeki kan damarları büzülerek adrenalinin etkilerini yaşamaya başlarlar. Sonuç olarak heyecan ya da korku dediğimiz duygu tüm beden tarafından o an yaşanan gerçekliğin kendisi olur.

Hipofiz bezimiz her duygumuz için ayrı kimyasallar üretebilir. Algısına uygun olarak kokteyller oluşturabilir. Mutlu olduğumuz zaman salgıladığı kimyasallar her hücrenin ve organın kendi yapısına uyun biçimde mutluluğu yaşamasını sağlarken, yüz gülerken, gövde gevşerken, yüz kasları yukarı doğru çekilirken, mutsuzluk kimyasalları da her hücre ve organın ağlamasına neden olur. Gözler yaşarır, dudaklar titrer, diyafram kısa aralıklarla kasılır gevşer.  

İmgelerin etkisi buradan bakarak daha kolay anlaşılır. İmge beyinde bir iç gerçeklik yaratma değildir kuşkusuz. Ancak imge ile çalışan terapi teknikleri imgenin yapısını açığa çıkartarak onun üzerinden beyinde yaşanan gerçekliği ve bedenimize yansımalarını görünür hale getirmeyi hedefler. Kuşku yok ki, bu çalışma ustalık ve uygun eğitimlerin alınmış ve o yaşantılardan geçilmiş olmasını gerekli kılar. Profesyonel bir süreçtir yani. 

Ancak olumlu ya da olumsuz hayal kurmanın yani bir biçimde imgelemenin insanın iç gerçekliğini ve dolayısı ile bedene yayılan kimyasallarını etkilediği de eskiden beri insanlar tarafından gözlenen bir gerçek. Ağzımızın hayıra açılması, söylenen kem sözlerden sakınılması eskiden beri öğütlenen cümleler. Tabi bir de paradokslarımız var. Örneğin başı ağrıyan bir kişinin “Başım ağrımıyor” demesi ağrıyı artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü bu cümle yapısı gereği orada bir ağrı olduğunu kendine tekrarlayıp duruyor. Bu durumda ne yapacağız. En sağlıklı görüneni galiba artık rahatlayamadığımızı ve kendimizi serbest bıraktığımızda beynimize üşüşen korku dolu imgelerin farkına varınca bu sorunun nedenini anlamak için bir uzmanla çalışmak oluyor. 

Ama yine de ‘ağzımızı hayra açmak’ bir yere kadar iç gerçekliğimizi rahatlatıyor.

 

 
 
 
 
 
 
 
   
   
   
   
   
   
   
   

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2007