EPiOS BÜLTEN

Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

mayıs - haziran '07   sayı:4

 
 

 
  Psk. Suzan Mert  
 AYRILIK ACISI ve YAS
 

Görüşmecim Esma uzun bir ilişkiden sonra sevgilisinden ayrılmıştı. Ancak aradan iki yıl geçmesine rağmen hala eski ilişkisini unutamamıştı. Her geçen gün “Bu sefer bitti.” derken bir süre sonra hala o ilişkide neler yapmadığını, neyi eksik yaptığını düşünüyordu.  Ona ve diğer erkeklere öfkeleniyordu. Yeni bir ilişki istemesine rağmen hala birisini bulamamıştı.  Artık yaşı otuzları bulmuştu ve yaşamının ilerisinde yalnız kalacağı duygusu her yanını kaplıyordu. İyice panikliyordu. Paniklediği için de yeni bir ilişkiye ya başlayamıyor ya da sürdüremiyordu. Bir türlü kendisine neler olduğunu anlamıyordu. Bunları söylerken gözleri doluyordu. 

Ayrılık süreci tıpkı bir yas süreci gibidir. Kişinin ayrılığa verdiği ilk tepki şok duygusudur. Kişi donup kalmıştır. Bir türlü inanamaz bu duruma: “Bu gerçek olamaz. Sevdiği kişi böyle bir şey yapamaz.” 

Bu duruma bedeni de inanamaz. Boğazında düğümlenme, soluk alışverişlerinde daralma, sürekli bir iç çekme gereksinimi duyar. İştahı azalmıştır. Kaslarında dermansızlık vardır.

Şokun şiddeti geçince fiziksel tepkilerimizin şiddeti azalır ve ‘ayrılık acısı’ içimize işlemeye başlar. Ancak kişi ayrıldığını hala yadsımaktadır. Sanki bir şey olacak ve her gün buluştukları saatte yeniden onu görecektir. Tıpkı eskisi gibi sürecektir ilişkileri. Bu arada zihninin bir yanı da onu her zamanki yerinde bulamayacağını bilmektedir. Aslında acı çektiğinin farkında bile olmayabilir. Ancak gerçek şudur ki ‘durumu yadsıma mekanizması’nın bir belirtisi olarak acıya tahammülü yoktur. 

 Kişi bir zaman sonra ayrıldığına inanmaya başlar ancak bu sefer de  ‘keşke’lerden oluşan suçluluk duygusu başlar: “Nerede hata yaptım? Neyi eksik yaptım?” Kendisiyle uzun pazarlıklar yapar.  Dolayısıyla da eksik ya da yanlış yaptığı her şey için kendisine kızar. Bu arada tüm ilişkiyi değerlendirme süreci de başlamış olur.

Bir sonraki süreçte öfke artık kendisinden ayrılan kişiye yönelir. “Bana yalan söyledi. Güvenilmez biriymiş. Bunca yıllık ilişkinin üzerine bunu nasıl yapar?” Ve daha bir sürü düşünceler…  Hele kişi ayrılık sürecinde öfkesini dile getirmemişse, söyleyeceği her şeyi söylememişse bu öfke dönemi daha da uzun sürer. Gerçekte belirli bir öfke kişinin gerçekleri kabul ettiğine dair sağlıklı bir işarettir.

Öfkeden sonraki son süreç de artık kişinin kabul sürecinin noktalanmaya başladığı zamandır. Freud’un da dediği gibi “Sağlıklı bir yas süreci o ilişkinin bizim için anlamını değerlendirip ilişkiyi yeniden gözden geçirmek ve onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürmektir.” Ayrılığın getirdiği duygusal yoğunluğu, ateşi soğutmak belki de söndürmektir.  

Ayrılık sürecinin ne kadar sürebileceğine dair kesin bir süre söylemek çok mümkün değildir. Ancak kişilik özelliklerine, geçmiş deneyimlerine, ayrılık sürecindeki yaşantılılara bağlı olarak değişmekle beraber bir ya da iki yıl sürebilir. 

Ayrılık sürecini kişinin nasıl yaşadığı onun kişisel paternleri ile çok ilgilidir. Patern transaksiyonel analizde kullanılan bir terimdir.

Çocuğun beş yaşına gelene kadar ebeveynleriyle ilişkiden öğrendiği davranış kalıplarıdır. Beş yaşından sonra da paterni artık belirlenmiştir. Bundan sonraki süreçte paternleri artık pekişmeye başlar. Yani bir kişinin benzer bir duruma verdiği benzer tepkileri artık diğerleri tanıyorsa onun davranış paterni olduğunu söyleriz.  

Böyle olunca kişilerin ayrılıklara verdiği tepkiler de paternleriyle çok bağlantılı oluyor. Örneğin kişi yetişkin yaşına geldiği halde hala anne-babasından duygusal olarak ayrılamamışsa yani onlara bağımlılığı hala sürüyorsa bu durumu sevgilisiyle olan ayrılık sürecinde de kendini gösterir. Böyle olunca ayrılık süreci daha uzun ve de acılı geçer.  

Görüşmecim Saadet ‘in ailesi parçalanmış bir aileydi. Babası o daha küçük bir çocukken annesi, erkek kardeşi ve kendisini terk edip gitmişti. Saadet’in annesi kendisini terk edip giden eşinin yerini erkek çocuğuna olan yoğun bağlılığı ile doldurmaya çalışmıştı. Artık evin erkeği oğluydu.  

Olayın Saadet cephesinden görünümü ise “Annem ağabeyimi benden daha çok seviyor ve değerli buluyor.” hissiydi. Saadet annesinin kendisini de abisi gibi sevebilmesi için çok çabaladığını yıllar sonra fark etti. Çocukluk ve gençlik yılları annesinin sevgisini kazanmaya uğraşmakla geçti. Ona göre akıllı bir kız olup, derslerinde başarılı olursa, annesine yardım ederse sevilebilirdi. Yani annesinin sevgisini ancak bir koşula bağlı olarak kazanabilirdi.

Kendisini sevmesi, değerli hissetmesi için mutlaka bir koşul gerekiyordu. Saadet işinde başarılı bir kadındı. Nerdeyse tüm hayatı işti onun için.  Ancak işinde başarılı olursa diğer insanların ona değer vereceğine inanıyordu.  Ayrıldığı sevgilisiyle de işyerinde tanışmışlardı. Sevgilisine güvenmesi, ona bağlanması da zaman aldı. Ancak sonunda birine bağlanmıştı. Onunlayken sevildiğini, değer verildiğini hissediyordu.  Kendini değersiz, sevgiyi hak etmeyen biri gibi hissediyordu. Bu nedenle sevdiği insanlarla bile görüşmemeye başlamış, uykuları bozulmuş, bir şey yiyemez olmuştu. İşyerinde de eskisi gibi çalışamaz olmuştu. Sonunda terapiye başlamıştı. Bir görüşme seansında sevgilisini çok sevdiğini, çok değer verdiğini onun ayrılığıyla sanki ‘değer’ duygusunun da kalmadığını söylerken, gerçekte kendine verdiği değerin kendi elinde olduğunu bir koşula bağlı olmadığını fark etti.  

Peki, sağlıklı bir ayrılık sürecinde insan neler yaparsa daha az acı duyar ya da bu süreç kısalır. Bunun kesin bir formülü yok. İnsanoğlu birisinden hatta bir nesneden ayrılınca bile acı duyar. Bu doğal bir tepkidir. Yine de kişinin duygularını paylaşması, yakınlardan destek alması, gündelik yaşamına devam etmesi, kendini mutlu edecek yeni hobiler edinmesi işe yarayabilir. Yaşadığı duyguların doğal olduğunu bilmesi ve duygularını yaşamasına izin vermesi de bu süreçte kendisine yapacağı en büyük yardımdır.

 

 
 
 
 
 
 
 

 

 
   
   
   
   
   
   
   

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2007