|
Görüşmecim Esma uzun bir ilişkiden sonra sevgilisinden ayrılmıştı. Ancak
aradan iki yıl geçmesine rağmen hala eski ilişkisini unutamamıştı. Her
geçen gün “Bu sefer bitti.” derken bir süre sonra hala o ilişkide neler
yapmadığını, neyi eksik yaptığını düşünüyordu. Ona ve diğer erkeklere
öfkeleniyordu. Yeni bir ilişki istemesine rağmen hala birisini
bulamamıştı. Artık yaşı otuzları bulmuştu ve yaşamının ilerisinde
yalnız kalacağı duygusu her yanını kaplıyordu. İyice panikliyordu.
Paniklediği için de yeni bir ilişkiye ya başlayamıyor ya da
sürdüremiyordu. Bir türlü kendisine neler olduğunu anlamıyordu. Bunları
söylerken gözleri doluyordu.
Ayrılık süreci tıpkı bir yas süreci gibidir. Kişinin ayrılığa verdiği
ilk tepki şok duygusudur. Kişi donup kalmıştır. Bir türlü inanamaz bu
duruma: “Bu gerçek olamaz. Sevdiği kişi böyle bir şey yapamaz.”
Bu
duruma bedeni de inanamaz. Boğazında düğümlenme, soluk alışverişlerinde
daralma, sürekli bir iç çekme gereksinimi duyar. İştahı azalmıştır.
Kaslarında dermansızlık vardır.
Şokun şiddeti geçince fiziksel tepkilerimizin şiddeti azalır ve ‘ayrılık
acısı’ içimize işlemeye başlar. Ancak kişi ayrıldığını hala
yadsımaktadır. Sanki bir şey olacak ve her gün buluştukları saatte
yeniden onu görecektir. Tıpkı eskisi gibi sürecektir ilişkileri. Bu
arada zihninin bir yanı da onu her zamanki yerinde bulamayacağını
bilmektedir. Aslında acı çektiğinin farkında bile olmayabilir. Ancak
gerçek şudur ki ‘durumu yadsıma mekanizması’nın bir belirtisi olarak
acıya tahammülü yoktur.
Kişi bir zaman sonra ayrıldığına inanmaya başlar ancak bu sefer de
‘keşke’lerden oluşan suçluluk duygusu başlar: “Nerede hata yaptım? Neyi
eksik yaptım?” Kendisiyle uzun pazarlıklar yapar. Dolayısıyla da eksik
ya da yanlış yaptığı her şey için kendisine kızar. Bu arada tüm ilişkiyi
değerlendirme süreci de başlamış olur.
Bir
sonraki süreçte öfke artık kendisinden ayrılan kişiye yönelir. “Bana
yalan söyledi. Güvenilmez biriymiş. Bunca yıllık ilişkinin üzerine bunu
nasıl yapar?” Ve daha bir sürü düşünceler… Hele kişi ayrılık sürecinde
öfkesini dile getirmemişse, söyleyeceği her şeyi söylememişse bu öfke
dönemi daha da uzun sürer. Gerçekte belirli bir öfke kişinin gerçekleri
kabul ettiğine dair sağlıklı bir işarettir.
Öfkeden sonraki son süreç de artık kişinin kabul sürecinin noktalanmaya
başladığı zamandır. Freud’un da dediği gibi “Sağlıklı bir yas süreci o
ilişkinin bizim için anlamını değerlendirip ilişkiyi yeniden gözden
geçirmek ve onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürmektir.” Ayrılığın
getirdiği duygusal yoğunluğu, ateşi soğutmak belki de söndürmektir.
Ayrılık sürecinin ne kadar sürebileceğine dair kesin bir süre söylemek
çok mümkün değildir. Ancak kişilik özelliklerine, geçmiş deneyimlerine,
ayrılık sürecindeki yaşantılılara bağlı olarak değişmekle beraber bir ya
da iki yıl sürebilir.
Ayrılık sürecini kişinin nasıl yaşadığı onun kişisel paternleri ile çok
ilgilidir. Patern transaksiyonel analizde kullanılan bir terimdir.
Çocuğun beş yaşına gelene kadar ebeveynleriyle ilişkiden öğrendiği
davranış kalıplarıdır. Beş yaşından sonra da paterni artık
belirlenmiştir. Bundan sonraki süreçte paternleri artık pekişmeye
başlar. Yani bir kişinin benzer bir duruma verdiği benzer tepkileri
artık diğerleri tanıyorsa onun davranış paterni olduğunu söyleriz.
Böyle olunca kişilerin ayrılıklara verdiği tepkiler de paternleriyle çok
bağlantılı oluyor. Örneğin kişi yetişkin yaşına geldiği halde hala
anne-babasından duygusal olarak ayrılamamışsa yani onlara bağımlılığı
hala sürüyorsa bu durumu sevgilisiyle olan ayrılık sürecinde de kendini
gösterir. Böyle olunca ayrılık süreci daha uzun ve de acılı geçer.
Görüşmecim Saadet ‘in ailesi parçalanmış bir aileydi. Babası o daha
küçük bir çocukken annesi, erkek kardeşi ve kendisini terk edip
gitmişti. Saadet’in annesi kendisini terk edip giden eşinin yerini erkek
çocuğuna olan yoğun bağlılığı ile doldurmaya çalışmıştı. Artık evin
erkeği oğluydu.
Olayın Saadet cephesinden görünümü ise “Annem ağabeyimi benden daha çok
seviyor ve değerli buluyor.” hissiydi. Saadet annesinin kendisini de
abisi gibi sevebilmesi için çok çabaladığını yıllar sonra fark etti.
Çocukluk ve gençlik yılları annesinin sevgisini kazanmaya uğraşmakla
geçti. Ona göre akıllı bir kız olup, derslerinde başarılı olursa,
annesine yardım ederse sevilebilirdi. Yani annesinin sevgisini ancak bir
koşula bağlı olarak kazanabilirdi.
Kendisini sevmesi, değerli hissetmesi için mutlaka bir koşul
gerekiyordu. Saadet işinde başarılı bir kadındı. Nerdeyse tüm hayatı
işti onun için. Ancak işinde başarılı olursa diğer insanların ona değer
vereceğine inanıyordu. Ayrıldığı sevgilisiyle de işyerinde
tanışmışlardı. Sevgilisine güvenmesi, ona bağlanması da zaman aldı.
Ancak sonunda birine bağlanmıştı. Onunlayken sevildiğini, değer
verildiğini hissediyordu. Kendini değersiz, sevgiyi hak etmeyen biri
gibi hissediyordu. Bu nedenle sevdiği insanlarla bile görüşmemeye
başlamış, uykuları bozulmuş, bir şey yiyemez olmuştu. İşyerinde de
eskisi gibi çalışamaz olmuştu. Sonunda terapiye başlamıştı. Bir görüşme
seansında sevgilisini çok sevdiğini, çok değer verdiğini onun
ayrılığıyla sanki ‘değer’ duygusunun da kalmadığını söylerken, gerçekte
kendine verdiği değerin kendi elinde olduğunu bir koşula bağlı
olmadığını fark etti.
Peki, sağlıklı bir ayrılık sürecinde insan neler yaparsa daha az acı
duyar ya da bu süreç kısalır. Bunun kesin bir formülü yok. İnsanoğlu
birisinden hatta bir nesneden ayrılınca bile acı duyar. Bu doğal bir
tepkidir. Yine de kişinin duygularını paylaşması, yakınlardan destek
alması, gündelik yaşamına devam etmesi, kendini mutlu edecek yeni
hobiler edinmesi işe yarayabilir. Yaşadığı duyguların doğal olduğunu
bilmesi ve duygularını yaşamasına izin vermesi de bu süreçte kendisine
yapacağı en büyük yardımdır. |