EPiOS BÜLTEN

Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

mayıs - haziran '07   sayı:4

 
   
  Psk. Mahmut Şefik Nil  
 GENETİK PSİKOLOJİ
 

“Babamdan nefret ediyorum. Çocukluğum hep ondan kaçmakla geçti. Asla ko­nuş­mazdık. Bir odada oturup hipnoz olmuş gi­bi televizyona bakardım. Bir program seyrediyorum mesela, ‘Sesi kıs,’ derdi ya da ‘Kanalı değiştir.’ Dediğini yapar ve odadan çı­kardım. Benimle temasa geçtiği anda orayı terk ederdim.”

Murat 30 yaşında. Babası öleli iki yıl olmuş. Erkeklerle ilişkisinde çok gergin oldu­ğu için yardım almak zorunda hissediyor kendini. Kadınlarla ilişkilerinde ise çok ba­ğımlı. Eleştirilmeye hiç tahammülü yok. Bir erkek onu eleştirirse azarlanma, kadın eleştirirse suçlanma ve yetersizlik hissediyor.

“Hayatım kaçındığım erkeklerle dolu. Babam, öğretmenlerim, üniversitede erkek hocalarım ve erkek arkadaşlar, şimdi ise ça­lıştığım iş yerindeki erkek patronlar. Kadın­larla çok rahatım. Daha çabuk samimi oluyorum. Daha güvenli geliyorlar bana.

Yalnız onları memnun edemediğimde büyük bir suçluluk ve panik sarıyor beni. Ve elimde avucumda ne varsa ne yoksa harcı­yo­rum.”

Murat 6 ay önce sinema sektöründe çalışan bir kadınla ilişkiye başlamış.

“Tüm işim Betül’ü memnun etmekmiş gibi yaşıyordum. Sürekli olarak ona telefon etme ve onunla buluşma ihtiyacım vardı. ‘Onu ne memnun eder?’ Zihnim bununla meşguldü. Her akşam giderken bir hediye almak, o neyi sever, nelerden hoşlanır bunları takip etmek zorunda hissediyordum kendimi. Betül’ün karşısında yaşadığım bir yetersizlik duygum da vardı. Betül zekiydi ben aptal, Betül kültürlüydü ben cahil, Betül zevkliydi, estetikti, sanatçıydı, ben hö­düktüm. 2 ay sonra Betül ‘Ben bu kadar se­vilmeye alışık değilim, beni annem bile bu kadar çok sevmedi’ dedi. Ayrıldık.”

O gece Murat yaşadığı duyguları “parçalara ayrılmak” olarak resmediyor. Organlarının koptuğu ve evrene saçıldığı ifadelerini kullanıyor. Bütünlük hissi kalmamış. Ağır bir depresyona girmiş. Elindeki tüm paralarla sinema filmleri alıp arşivlemeye başlamış.

“Bütün sinema filmi satan yerleri dolaş­maya başladım. Elimdeki tüm paraları filmlere yatırıyordum ama izlemiyordum. Sadece birikmelerini izliyordum. Raflar boyunca uzayışlarını görmek beni tamir ediyordu.”

Bebeklerin annelerinden başka bir oyun arkadaşları, zamanlarını geçirecek başka bir kimseleri yoktur. Zamanla bebek ve an­ne bu dünyaya başkalarını da dahil ederler. Bebeklerin anneleri kendilerinden ayrıldığında emdikleri yastık, çarşaf gibi nesneleri oluşur. Bebek, annesi yokken bunlarla il­gi­lenir. Kuramcılar bebeğin yaşadığı bir ayrılık ve yalnızlık kaygısı ile mücadele ederken bu nesnelerle oyalandıklarını söylerler. Geçiş nesnesi denen bu oyuncaklar bazı be­bekler tarafından ileri yaşlarında da yanlarında taşınır. Geçiş nesneleri, bebeğin ayrıldığı anne ile yaşantılarına dair anılar canlandırır. Bebek ayrılığa ancak böyle ta­hammül edebilir.

Murat da Betül’ü “hatırlatan” sinema filmleri biriktiriyor. Raflar boyunca uzamasının kendisini tamir ettiğini söylüyor.

“Babamla ilişkim ne kadar uzak ve soğuksa annemle ilişkim de o kadar yakın ve sıcaktı. Annemin olmadığı bir hayat, bir dünya düşünemiyordum. Bütün çocukluk fantezilerim, büyüyünce annemle yaşadığım bir hayat üzerine kuruluydu. Babam fazlalıktı annemle benim aramda. Annem de diğer kardeşlerimin arasında en çok benimle zaman geçirirdi. Sabahları babam gi­dince ilk işim onun yatağına koşmak olurdu. Annem de hemen yorganı kaldırır ve beni içeri alırdı.”

Bir annenin çocuğuna yakınlık göstermesi tüm kültürler tarafından teşvik edilen bir tutumdur. Murat’ın annesi de çocuğuna ilgi gösteriyor ancak, zamanı geldiği hal­de neden çocuğu annesiz yapamıyor sorusu üzerinde duramıyor. Kapalı bir ilişki alanları var ve diğer kardeşlerin ya da babanın bu alana girmesi söz konusu bile olmuyor.

“Ergenliğe girdiğimde annemle ilişkimiz çok derinleşmişti. Annemin tek dert ortağı bendim. Beni karşısına alırdı, uzun uzun dertleşirdik. Hep babamdan şikayet ederdi. Babamın ne kadar soğuk, ne kadar ilgisiz bir erkek olduğunu anlatır, ağlardı. Annem ağlarken babama karşı nefretle dolardım.”

Murat’ın bir kadınla kolaylıkla kurabildiği yakınlığın nerelerde öğrenildiğini da­ha kolay anlayabiliyorduk artık. Tüm ço­cukluğu annesi ve annesinin kadın arkadaşları ile geçen Murat, kadınlarla iletişim kurarken çok ustalaşmış fakat, erkeklerle olan ilişkilerinde de bir o kadar deneyimsiz kalmıştı.

“Kadınlar sürekli olarak kendilerini anlamayan kocalarından bahsederlerdi. Cinsel deneyimleri, ilk geceye ait kızlık zarı yır­tılma hikayeleri, dayak yiyen kadınların gözlerindeki morluklar, sırtındaki çürükler uçuşuyordu gözlerimin önünde. Erkekler kötüydü. Zarar vericiydi”

Murat kendisine ait olan bir kimliği, doğal olarak, oldukça çatışmalı yaşıyordu.

“Cinsel ilişkilerim olmaya başladı biraz daha ergenleşince. Ama bir kadınla ilişkiye geçtiğim anda aşırı yumuşuyordum. Çok canım sıkılıyordu. Partnerim haz alırken ben sürekli aynı soruyu soruyordum: acaba acıttım mı? Cinsel ilişki bitiminde ise özür diler gibi partnerimi memnun etmek için kahvaltılar hazırlıyordum, sular getiriyordum.”

Murat’ın annesi ile yaşadığı kapalı ilişkiyi partnerleri ile de yaşamak istediği çok rahat görülüyordu. Özellikle, ilişkide sönük kalan cinsel organının da affı anlamına gelen bir çaba ile, partneri olan kadının vazgeçilmez cinsel eşi olamı­yorsa vazgeçilmez arkadaşı olmaya çalışıyordu.

Murat’ın annesi de bu ilişkiyi sürdürüyor. Özellikle Murat’ı babasından koruyor. Murat’ın babası dayak atıyor, annesi Murat’ı çekip alan tek güçlü kişi oluyor. Murat, mahallede arkadaşları oynarken kavga ettiğinde hep dayak yiyor ve ağlayarak annesine gidiyor; annesi mahalleyi aya­ğa kaldırarak oyunun bir biçimi olan kavga­yı dünya savaşları gibi yaşamasını sağlıyor. Her anının altından Murat’ı koruyan güçlü anne imgesi yükseliyor. Böylece Murat, güçlünün karşısında, ezeli ve ebedi güçsüz olarak kalıyor.

“Annemi ağlarken gördüğümde kahraman oluyordum. Birden kılıcımı kuşanıyor­dum ve annemi ağlatan kimse, onu öl­dürü­yordum hayallerimde. Annemi hep aynı ki­şi üzüyordu: Babam. Babam anneme para vermiyor, annem üzülüyordu; babam anne­mi cinsel olarak tatmin etmiyordu, annem üzülüyordu; babam anneme yemekten son­ra eline sağlık demiyordu, annem üzülüyordu. Tek hayalim bü­yüyüp annemi babamdan kurtarmaktı. Yok­sa bir işe yaramayacaktı sanki varlığım. Dünyaya bunun için gelmiştim.” 

Gebelik sürecinde anne ile çocuk arasında, diğerlerinin giremediği bir ilişki ala­nı oluşur. Anne rahmi zamanı gelince çocuğu dışarı iter. Bu itme rahimdeki kasılmalarla gerçekleşir ve anne ve çocuk için acı vericidir. Otto Rank, doğum travması başlığı altında bu konuyu ayrıntılı olarak inceler.  

Anne çocuğunu biyolojik doğumdan sonra psikolojik olarak da doğurur diyebiliriz. Psikolojik doğum, bebeğin güvenli dış dünyaya gitmesi için anne tarafından ikinci itilmesidir. Dış dünyada çocuğun tanışacağı ikinci canlı babasıdır. Eğer anne, babayı güvenli algılamazsa çocuğu babaya vermez, sakınır. Ve aralarında kapalı bir ilişki oluşur.  

Genetik psikoloji yaklaşımı, kişinin hangi güçlüklerinin anne babası tarafından aktarıldığının keşfedilmesi ihtiyacından hareket eder.  Bu aktarım kültürün aktarımına benzer.  Kültür gibi bu aktarımlar da insanın gözündeki gözlük gibidir. Sağlıklı bir gözün görüşünü takılan gözlüğün derecesi kolaylıkla değiştirir.  

Anne ya da babanın çocuğu yetiştirirken ona aktardığı sadece yaşamsal olaylarla başa çıkabilme temelinden hareket eden yetenekler değil yaşamsal olayların nasıl algılanacağına ilişkin bilgilerdir de.  

Bu sayıda öyküsünden hareket ettiğimiz Murat’ın annesinin yaşantıları ve kendi anne babasından aldıkları Murat’ın doğarken getirdiği genetik bir yapı gibidir. Bu yapı bazen kişiyi güçlü kılarken bazen de tam tersi aşmak y ada kabullenmek zorunda kaldığı bir güçlüğü de barındırabilir.  

Murat’ın terapilerinde annesinin yaşam öyküsüne yoğunlaştığımız seanslarda Murat’ın babası ile olan ilişkilerini belirleyen bazı gerçeklere ulaştık. Murat’ın annesi kendisini asla anlamayan ve sık sık şiddet uygulayan bir baba tarafından büyütülmüştü. “Baba gelecek, toparlanmalıyım.” cümlesi annesinin anlattığı çocukluğun içinde en sık geçen cümlelerden birisiydi. Murat aynı cümleyi kendisinin de kurduğunu fark ettiğinde “Ben kendi babamı tanımamışım. Annemin babasına duyduğu korkuyu aynen almışım ve kendi babama yamamışım.” demişti.  

Kendi yaşamlarımızda bize ait olmayan, ebeveynlerimiz tarafından bize aktarılmış ve güncel gerçeğimize uymayan tüm öğretiler yürümemize engel olan çalılar gibidir.  

Gelecek sayımızda devam etmek üzere çalılardan temizlenmiş ve rahatlıkla yürünen bir yolun görüntüsü ile burada bırakıyoruz.

 

 

 
 
 
 
 
 
 
   
   
   
   
   
   
   
   

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2007