|
Bu sayımızda sizlere aile ve çift terapisi ile
ilgili bilgi vermeyi düşündük. . Ailede oluşan bir problemin genellikle
çiftler arasında olan bir sorunun yansıması olduğunu düşünerek bu
yazımızı daha çok çift terapisini ayırmayı ve aile terapisinden örnekler
vermeyi uygun bulduk.
Çiftler arasındaki ilişki doğal olarak ailedeki
ilişkileri etkiler ve hatta belirler. Ailedeki dinamikler yalnızca
ruhsal yapıyı değil kişilerin bedensel durumlarını dahi etkiler.
Örneğin, sağlığı hakkında endişeleri olan bir ebeveyne sahip bir çocuk
hastalıklar karşısında hassasiyet geliştirebilir.
Bir şeye nasıl baktığımız; bulunduğumuz yere,
odak noktamıza, o anda dikkatimizi çeken şeye göre değişir. Kendi iç ve
dış dünyamızda yaşadığımız duruma ilişkin olanlar da algılarımızı
etkiler. Sonuç olarak hassasiyetlerimiz daha da artar. İkili ilişkide de
içsel olan ihtiyaçlar, istekler, geçmiş yaşantılarımızdan- ki çoğu
ailemiz- aldığımız mesajlar, sevgiye ilişkin tanımlarımız diğeri -yani
o- ile girdiğimiz ilişkiyi de etkiler. Çoğunlukla çift terapilerinde,
çiftler karşılıklı olarak diğerinin kendisine nasıl davranıldığından ve
karşıdaki kişinin yanlışlarından – suçlu olandan, ilişkide hatalı
olandan – kurban ya da günah keçisinden bahsetme eğilimindedirler. Oysa
gerçek şudur ki; “ tek başına çift” olunamayacağı gibi, “tek taraflı”
ilişki yaratılamaz. Bu nedenle çift terapilerinde sorumuz “Kim neden
oldu?” sorusu değil “Nasıl oldu?” sorusudur. Yani nasıl oldu da şu an
ilişki de, iletişimde de bu noktadayız.
Doğal olarak çiftlerin kendi aralarında
yarattıkları ortak dil, onların farkında oldukları ya da olamadıkları
birçok mesajı da kapsıyor. Ve en sık rastladığımız diğerinin adına
kararlar vermek, yorum yapmak, haklılığı ispatlamak. Terapideki bu
anlar, aile ve çiftlerle çalışan terapistler için de -beklenen işlev
nedeniyle- en zor anlardan biridir kuşkusuz. Çünkü hakem konumunda olmak
bir terapistin işi ya da işlevi değildir.
Terapi odası da mahkeme solonu değildir.
Seansların ilk aşamalarında şu sözler çiftlerden birinden (belki de
ikisinden) dökülür: “Ben buraya onun kendi yanlışlarını görsün diye
geldim.” Bu cümleden bir çok yerlere gidilebilir. ‘Ben ilişkide hata
yapan taraf değilim’den de tutun da ‘benim terapiye ihtiyacım yok’
cümlesine kadar.. Tabiî ki bu cümleyi neden kurduğu kişiye sorulması en
uygun olan yoldur. Yoksa terapist de çiftlerin birbirine yaptıkları
gibi öyküler, kurgular yaratmaya başlayabilir. Önemli olan kişilerin
gerçeğinin ne olduğudur.
Tam bu noktada yazının başına dönersek,
kişilerin duruma, olgu ve olaylara ilişkin algıları nelerdir? Bu algılar
hangi ‘zemin’de nasıl duruyor? İlgisiz eşi olan birini düşündüğümüzde
‘ilgisizlik zemini’ karşısında diğeri talepkar konumda olacaktır.
Ailelerin yaşantısından örnek verecek olursak her şeye konuşan ve
karışan bir ebeveyne sahip olan çocuk ya çok içe kapanık ya da asi
davranan çocuk olacaktır. Figür üzerinde bulunduğu zemine göre anlam
kazanır.
Çiftlerin ilişkideki duruşları ve tanımları da
önemlidir. Terapide çiftlerden biri ilişkide karşılaştığı güçlükleri şu
kelimeyi kullanarak seansa getirmişti. “İleteşemiyoruz.” İlk bakışta
anlamsız bir dil sürçmesi gibi görünen ancak daha sonraki seanslarda
yeniden gündeme gelen ve bizi birçok yere götüren bir kelime oldu.
“İleteşemiyoruz” kelimesinin çağrıştırdıkları; ‘ilişkiye giremiyoruz’,
‘iletişim kuramıyoruz’ ve daha ilginci ‘itişme ilişkisini yaşıyoruz’
oldu. Daha sonraki seanslarda aralarındaki iletişim biçiminin ‘itişmeyi’
andırdığını gördük.
Bu dansı çoğunlukla çiftlerin kendileri de fark
etmezler. Terapide bu dans işlenir ve danslarını keşfeden çift
farkındalık kazanır. Bir başka deyişle kısır döngüler fark edilir ve
değişim başlar. İnsanlar farkına varmadan bu dansı oynarlar. Birinin
diğerine verdiği sözlü ya da sözsüz mesajların –jestler ve mimiklerin-
özellikle de beden ifadesinin iletişimin %80’ini oluşturduğunu
biliyoruz. Eğer, karşımızdakine “Sana küs değilim.” derken yüzümüzü
çeviriyorsak, kızgınlığımızı inkar ederken yumruklarımızı sıkıyorsak
veya “Seninle birlikte olmak istemiyorum.” derken sarılmaya çalışıyorsak
kelimelerimizle beden ifademizde farklılıklar vardır.
Karşımızdaki kişi aslında kelimeleri duysa da
duyguları harekete geçiren sözsüz mesajlardır. Terapide çiftlerin
birbirlerini, ilişkiyi nasıl algıladıkları ve daha da önemlisi
iletişimdeki engelleri ortadan nasıl kaldırabilecekleri ve kendilerine
uygun olan ahengi nasıl yaratabilecekleri üzerinde çalışılıyor. Mesela;
ergen sorunu ile terapiye geldiklerinde bu sorun aile içi başka bir
dinamikten kaynaklanıyor olabilir. Anne, ergene eve geç geldiği için
kızdığında belki çocuk böyle davranarak depresyondaki anneyi bu
durumundan çıkarıyor olabilir. Veya eşler arasındaki iletişimleri
azalmışsa çocuğun örneğin okul problemi eşleri konuşur hale getirebilir
ve bir süre sonra gerçek bir problem gibi algılanabilir. Sonuç olarak;
terapide, aile ve/veya çiftlerin bu dinamiklerin farkına varmaları
durumun değişmesini sağlayabilir ve artık yeni bir dans yaratabilirler.
Terapilerde çiftlerin birbirlerinden ve terapi sürecinden bir takım
beklentileri vardır. Bu beklentiler ve ulaşmak istedikleri hedefler
önemlidir. Çiftlerin her birinin kendilerini, ilişkilerini ve diğerini
ifade ederken daha çok kendi ihtiyaçlarından ve isteklerinden hareket
ettiklerini söylemiştik. Terapi süreci aynı zamanda çiftlerin
birbirlerinin dünyalarını da tanımalarını sağlar. Süreç içerisinde artık
kişiler öykü yazmanın dışında kendi duygusundan bahseder hale gelirler.
Bu duygularını etkileyen yaşantılarına bakmaya başlarlar. Ve “ben dili”
terapinin dili olur. Kişi, ilişkideki duruşunu fark ederken kendine ait
sorumluluğu da almış olur. “Var olan soruna ilişkin şimdiye kadar ben ne
yaptım?”, “Durumun değişmesi için ne yapabilirim?”…
Ergen
problemi ile gelen bir aile vardı. Ergenin kendileri ile vakit
geçirmediğinden yakınıyorlardı. Baba, katı ve müdahale edici bir yapıda,
anne ise eleştirel bir ebeveyndi. Seanslarda bu durumu yaratan kaynaklar
ve her birinin katkılarının ne olduğu çalışılıyordu. Seanslardan
birinde durumu değiştirebilmek için kendi adlarına ne yapabileceklerimi
sorduğumda anne; “Daha az konuşabilirim.” dedi. Ergen ise; “evde onlarla
daha çok vakit geçirebilirim. Onlara daha özenli davranabilirim.” dedi.
Babanın katkısı ise; “Kızının davranışlarına müdahalesini
azaltabileceğini” söylemek oldu.
Ailedeki her bireyin var olan soruna katkısı
olduğundan, terapilere tüm aile üyelerini birlikte almayı tercih
ediyoruz. Makalemizin giriş kısmında da açıklandığı gibi birinin
diğerine etkisi domino taşları gibidir. Örneğin bir başka aile terapisi
seanslarının birinde baba artık seanslara devam etmek istemediğini
söylemişti. İlerleyen seanslarda babanın olmayışının diğerlerine etkisi
sorulduğunda çocuk algısını “Boşluk!” kelimesi ile tarif etmişti. Ve bu
kelime gerçekten durumu tanımlıyordu. Bu nitelemeyi baba ile
paylaştığımızda seanslara gelmeye başladı. Ailenin günlük yaşamında
yokluğunun etkisini fark ederek ailenin kendisine duyduğu ihtiyacı
anladı.
Gelecek sayımızda aile ve çift terapilerinin
işleyişi ile ilgili yazılarımıza devam edeceğiz. |