EPiOS BÜLTEN

Bu bültendeki tüm yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

mayıs - haziran '07   sayı:4

 
 

 
  Psk. Funda Halkacı Çakmak  
 GÜNAH KEÇİSİ TERAPİSİ (Ailedeki Suçlunun İşlevi)
 

Bu sayımızda sizlere aile ve çift terapisi ile ilgili bilgi vermeyi düşündük. . Ailede oluşan bir problemin genellikle çiftler arasında olan bir sorunun yansıması olduğunu düşünerek bu yazımızı daha çok çift terapisini ayırmayı ve aile terapisinden örnekler vermeyi uygun bulduk.  

Çiftler arasındaki ilişki doğal olarak ailedeki ilişkileri etkiler ve hatta belirler. Ailedeki dinamikler yalnızca ruhsal yapıyı değil kişilerin bedensel durumlarını dahi etkiler. Örneğin, sağlığı hakkında endişeleri olan bir ebeveyne sahip bir çocuk hastalıklar karşısında hassasiyet geliştirebilir. 

Bir şeye nasıl baktığımız; bulunduğumuz yere, odak noktamıza, o anda dikkatimizi çeken şeye göre değişir. Kendi iç ve dış dünyamızda yaşadığımız duruma ilişkin olanlar da algılarımızı etkiler. Sonuç olarak hassasiyetlerimiz daha da artar. İkili ilişkide de içsel olan ihtiyaçlar, istekler, geçmiş yaşantılarımızdan- ki çoğu ailemiz- aldığımız mesajlar, sevgiye ilişkin tanımlarımız diğeri -yani o- ile girdiğimiz ilişkiyi de etkiler. Çoğunlukla çift terapilerinde, çiftler karşılıklı olarak diğerinin kendisine nasıl davranıldığından ve karşıdaki kişinin yanlışlarından – suçlu olandan, ilişkide hatalı olandan – kurban ya da günah keçisinden bahsetme eğilimindedirler. Oysa gerçek şudur ki;  “ tek başına çift” olunamayacağı gibi, “tek taraflı” ilişki yaratılamaz. Bu nedenle çift terapilerinde sorumuz “Kim neden oldu?” sorusu değil “Nasıl oldu?” sorusudur. Yani nasıl oldu da şu an ilişki de, iletişimde de bu noktadayız.  

Doğal olarak çiftlerin kendi aralarında yarattıkları ortak dil, onların farkında oldukları ya da olamadıkları birçok mesajı da kapsıyor. Ve en sık rastladığımız diğerinin adına kararlar vermek, yorum yapmak, haklılığı ispatlamak. Terapideki bu anlar, aile ve çiftlerle çalışan terapistler için de -beklenen işlev nedeniyle- en zor anlardan biridir kuşkusuz. Çünkü hakem konumunda olmak bir terapistin işi ya da işlevi değildir.

Terapi odası da mahkeme solonu değildir. Seansların ilk aşamalarında şu sözler çiftlerden birinden (belki de ikisinden)  dökülür: “Ben buraya onun kendi yanlışlarını görsün diye geldim.”  Bu cümleden bir çok yerlere gidilebilir. ‘Ben ilişkide hata yapan taraf değilim’den de tutun da ‘benim terapiye ihtiyacım yok’ cümlesine kadar.. Tabiî ki bu cümleyi neden kurduğu kişiye sorulması en uygun olan yoldur.  Yoksa terapist de çiftlerin birbirine yaptıkları gibi öyküler, kurgular yaratmaya başlayabilir. Önemli olan kişilerin gerçeğinin ne olduğudur.

Tam bu noktada yazının başına dönersek, kişilerin duruma, olgu ve olaylara ilişkin algıları nelerdir? Bu algılar hangi ‘zemin’de nasıl duruyor? İlgisiz eşi olan birini düşündüğümüzde ‘ilgisizlik zemini’ karşısında diğeri talepkar konumda olacaktır. Ailelerin yaşantısından örnek verecek olursak her şeye konuşan ve karışan bir ebeveyne sahip olan çocuk ya çok içe kapanık ya da asi davranan çocuk olacaktır. Figür üzerinde bulunduğu zemine göre anlam kazanır.  

Çiftlerin ilişkideki duruşları ve tanımları da önemlidir.  Terapide çiftlerden biri ilişkide karşılaştığı güçlükleri şu kelimeyi kullanarak seansa getirmişti. “İleteşemiyoruz.” İlk bakışta anlamsız bir dil sürçmesi gibi görünen ancak daha sonraki seanslarda yeniden gündeme gelen ve bizi birçok yere götüren bir kelime oldu. “İleteşemiyoruz” kelimesinin çağrıştırdıkları; ‘ilişkiye giremiyoruz’, ‘iletişim kuramıyoruz’ ve daha ilginci ‘itişme ilişkisini yaşıyoruz’ oldu. Daha sonraki seanslarda aralarındaki iletişim biçiminin ‘itişmeyi’ andırdığını gördük.

Bu dansı çoğunlukla çiftlerin kendileri de fark etmezler. Terapide bu dans işlenir ve danslarını keşfeden çift farkındalık kazanır.  Bir başka deyişle kısır döngüler fark edilir ve değişim başlar. İnsanlar farkına varmadan bu dansı oynarlar.  Birinin diğerine verdiği sözlü ya da sözsüz mesajların –jestler ve mimiklerin- özellikle de beden ifadesinin iletişimin %80’ini oluşturduğunu biliyoruz. Eğer, karşımızdakine “Sana küs değilim.” derken yüzümüzü çeviriyorsak, kızgınlığımızı inkar ederken yumruklarımızı sıkıyorsak veya “Seninle birlikte olmak istemiyorum.” derken sarılmaya çalışıyorsak kelimelerimizle beden ifademizde farklılıklar vardır.  

Karşımızdaki kişi aslında kelimeleri duysa da duyguları harekete geçiren sözsüz mesajlardır. Terapide çiftlerin birbirlerini, ilişkiyi nasıl algıladıkları ve daha da önemlisi iletişimdeki engelleri ortadan nasıl kaldırabilecekleri ve kendilerine uygun olan ahengi nasıl yaratabilecekleri üzerinde çalışılıyor. Mesela; ergen sorunu ile terapiye geldiklerinde bu sorun aile içi başka bir dinamikten kaynaklanıyor olabilir. Anne, ergene eve geç geldiği için kızdığında belki çocuk böyle davranarak depresyondaki anneyi bu durumundan çıkarıyor olabilir. Veya eşler arasındaki iletişimleri azalmışsa çocuğun örneğin okul problemi eşleri konuşur hale getirebilir ve bir süre sonra gerçek bir problem gibi algılanabilir. Sonuç olarak; terapide, aile ve/veya çiftlerin bu dinamiklerin farkına varmaları durumun değişmesini sağlayabilir ve artık yeni bir dans yaratabilirler.

Terapilerde çiftlerin birbirlerinden ve terapi sürecinden bir takım beklentileri vardır. Bu beklentiler ve ulaşmak istedikleri hedefler önemlidir. Çiftlerin her birinin kendilerini, ilişkilerini ve diğerini ifade ederken daha çok kendi ihtiyaçlarından ve isteklerinden hareket ettiklerini söylemiştik. Terapi süreci aynı zamanda çiftlerin birbirlerinin dünyalarını da tanımalarını sağlar. Süreç içerisinde artık kişiler öykü yazmanın dışında kendi duygusundan bahseder hale gelirler. Bu duygularını etkileyen yaşantılarına bakmaya başlarlar. Ve “ben dili” terapinin dili olur. Kişi, ilişkideki duruşunu fark ederken kendine ait sorumluluğu da almış olur. “Var olan soruna ilişkin şimdiye kadar ben ne yaptım?”,  “Durumun değişmesi için ne yapabilirim?”…

Ergen problemi ile gelen bir aile vardı. Ergenin kendileri ile vakit geçirmediğinden yakınıyorlardı. Baba, katı ve müdahale edici bir yapıda, anne ise eleştirel bir ebeveyndi. Seanslarda bu durumu yaratan kaynaklar ve her birinin katkılarının ne olduğu çalışılıyordu.  Seanslardan birinde durumu değiştirebilmek için kendi adlarına ne yapabileceklerimi sorduğumda anne; “Daha az konuşabilirim.” dedi. Ergen ise; “evde onlarla daha çok vakit geçirebilirim. Onlara daha özenli davranabilirim.” dedi.  Babanın katkısı ise;  “Kızının davranışlarına müdahalesini azaltabileceğini”  söylemek oldu.  

Ailedeki her bireyin var olan soruna katkısı olduğundan, terapilere tüm aile üyelerini birlikte almayı tercih ediyoruz.  Makalemizin giriş kısmında da açıklandığı gibi birinin diğerine etkisi domino taşları gibidir. Örneğin bir başka aile terapisi seanslarının birinde baba artık seanslara devam etmek istemediğini söylemişti. İlerleyen seanslarda babanın olmayışının diğerlerine etkisi sorulduğunda çocuk algısını “Boşluk!” kelimesi ile tarif etmişti. Ve bu kelime gerçekten durumu tanımlıyordu. Bu nitelemeyi baba ile paylaştığımızda seanslara gelmeye başladı. Ailenin günlük yaşamında yokluğunun etkisini fark ederek ailenin kendisine duyduğu ihtiyacı anladı.

Gelecek sayımızda aile ve çift terapilerinin işleyişi ile ilgili yazılarımıza devam edeceğiz.

 

 
 
 
 
 
 
 

sabit kalfagil - alanya kalesi

 
   
   
   
   
   
   
   

 

PSİKOTERAPİ MERKEZİ

2007