epios bülten
bu bültendeki yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

sayı 6  ocak-şubat '08

  Bülten Bültenler Arşiv Ana Sayfa  
 

DENEY

Dr. Nurdan Arıtürk

 
 

Bu defa psikolojik bir deneyden bahsedeceğim. Hapishane ortamının etkilerinin araştırılması için yapılmış bir deney bu. Üç ay sürmesi planlanmış. Denekler gazete ilanıyla, günlük belli bir ücret karşılığında gönüllü olan erkek öğrenciler arasından seçilmiş. 

 

Deneyin gerçekçi olması için,  aynı hapishane koşulları oluşturulmuş. Deneyde mahkum ve gardiyan olacak kişiler tesadüfi olarak tespit edilmiş. Mahkumların ayaklarına zincirler vurulmuş. Gardiyanların hoparlörlerle isteklerini söylemeleri, mahkumların kendi aralarında bile birbirlerine üzerindeki numaralarla hitap etmeleri vs. istenmiş.

 

Deneyin daha ikinci gününden itibaren olaylar çıkmaya başlamış. Gardiyanlar, mahkum rolündeki deneklere çıplak elle tuvalet temizletmek gibi eziyet verici ve lüzumsuz işler yaptırmaya başlamışlar. Bunun üzerine mahkum rolündekiler isyan çıkartarak üzerindeki numaraları yırtınca bu olayı üzerlerine tazyikli su sıkarak bastırmışlar. Ayrıca isyana katılmayan mahkumlara daha iyi yemekler vermek gibi davranışlarla birbirlerine güvensizlik yaratarak olaya yeni bir boyut getirmişler! Deneyin beşinci gününde deneyi planlayan Profesör Zimbardo’nun kendisi de psikolog olan kız arkadaşının kameralardan gördüğü manzara şuymuş.

 

Mahkumlar ayaklarındaki zincirlerle, kafalarına kesekağıdı geçirilmiş olarak toplu halde tuvalete götürülürken, gardiyan rolündekiler onlara ağır küfürler savuruyorlar. Bu günden sonra deney bitirilmiş. (Bunu anlatan “deney” isimli bir sinema filmi vardır.)

 

Daha sonra Stanfort deneyi olarak isimlendirilen bu deneyden Profesör Zimbardo’  “Bir eylem ne kadar korkunç olursa olsun, belirli bir durumun baskısı altında hepimiz tarafından gerçekleştirilebilir” diye bir sonuç çıkarmış.  Bunun insanın doğasının bir özelliğidir anlamında söylediğini anlıyorum.  

 

İnsanların farkında olmadıkları korkularının “kışkırtılarak” bunun sağlanabileceğine ben de katılıyorum. Hele de “insani değerler” olarak söyleyebileceğimiz, yardımlaşma, paylaşma, başka bir insanın acı çekmesini görmekten acı duyma, başka bir insanın mutluluğundan mutluluk duyma gibi değerler yaşamında oluşmamışsa ya da gerilerde kalmışsa bu durumun oluşmasının önünde bir engel olmayacaktır.

 

 

 

 

Bu deney beni çok etkileyen ve düşündüren  deneylerden biri olduğu için sizinle paylaşmayı istedim.

 

 Her canlının kendinin ve türünün yaşamını koruma içgüdüsü nedeniyle, başka bir canlı bir tehdit oluşturduğunda ya da beslenmek amacıyla yaralayabilir veya öldürebilir. Fakat yukarıdaki deneyde böyle bir durum görülmemektedir.   Herhangi bir yaşamsal amaca hizmet etmeden, üstelik kendi türünden varlıkların acı çekmesi yönünde davranmak bence de korkunçtur.   Herkes bunun bir deney olduğunu bilerek gelmiştir. Ne olmuştur da kendisinden rol gereği diye istense bile "ben bir deney adına böyle davranamam" demesi gereken bir davranışı kendiliğinden yapmaya başlamıştır.  O zaman bu insanları böyle davranmaya iten şeyler neler olabilir?

 

Bunu oluşturacak en önemli etkenin insanın kendi içinde farkında olmadığı korkularının olması ihtimalinin  olduğunu düşünüyorum. Yukarıdaki deneyde gardiyan deneklerin davranışlarını değerlendirdiğimde en çok etkileyen korkuların “değersizlik ve yalnızlık korkusu” olduğunu görüyorum. Mahkum deneklerle bir şey paylaşabilme olanağı yoktur. Bu durumda gardiyan deneklerin arasında olmak durumundadır. Yoksa yalnız kalacaktır. Ne olur bir insan, diyelim ki ihtiyacı olan bir parayı kazanmak için üç ay süreyle yalnız kalırsa. Artık yaşam boyu hep yalnız mı kalacaktır? Artık deney bittiğinde dış dünya da mı onu kabul etmeyecektir. Gerçekliği bu olamaz fakat büyük bir ihtimalle guruba uymak için bu davranışı yapan kişilerin böyle bir korkusu vardır. Değersizlik yakın bağlantılı olabilecek bir duygudur. Çünkü toplumca değerini yitiren kişiler yalnız bırakılır.

 

Bir insanın kendisinin değerine ait inancı temel olarak ailesinin kendisine verdiği değer ile belirlenir. Fakat aile çocuklarına kendileri çok değer veriyor olsalar da eğer kendilerini değerli olarak hissetmiyorlarsa bu hissi de çocuklarına aktarırlar. Sanayi toplumu öncesi insanların toplumda yerini, değerini belirleyen şeylerden biri de meslekleriydi. Bunların önemli bir kısmı seri üretimin ucuzluğu ile yarışamadıkları için neredeyse yok olmuşlardır.  Bu meslekler insanın kendi üretimini değerini başkalarından bağımsız olarak kendisinin değerlendirebilmesi şansını getiriyordu. Babasının yaptığı işi öğrendikten sonra ona kendi aklına gelen yenilikleri yaparak yeni şeyler geliştirebilme olanağı veriyordu. Sanayi üretim sisteminde buna ihtiyaç ta, izin de yoktur. Televizyon fabrikasında işçi olarak çalışan birinin bunu yapabilmesi mümkün değildir.  Bu durum kişilerin kendilerini değerlendirmelerini zorlaştırmıştır. Artık onları makineler veya patronları değerlendirebilir.  Bu durumda kişiler bir “çocuk” gibi kendi değerlendirmesini kendi başına yapamaz durumda kalmaktadır. 

 
 

Yazının Devamı

 

epios bülten 2007