epios bülten
bu bültendeki yazılar kaynak gösterilerek izinsiz kullanılabilinir.

sayı 6  ocak-şubat '08

  Bülten Bültenler Arşiv Ana Sayfa  
 

YARALARI İYİLEŞTİREN ŞİFACI; ZAMAN...

Psk. Mahmut Şefik Nil

 
 

insan duyu organlarından süzülerek beyne aktarılır ve orada adlandırılır. Her uyaran –ses, ışık, koku, ısı, tat- beyinde bazı merkezlere iletilerek beyni uyarır. Eşgüdümlü bir çalışma sistemi ile gerçeklik dediğimiz yaşantı adlandırılmış ve fark edilmiş olur.

 

Ancak tuhaf olan şudur ki, beyni uyaran her sinyal aynı ağ üzerindeki diğer beyin hücrelerini de uyarır ve biz onları anımsamış oluruz. Böylelikle her uyarıcı sinyal bizde geçmişe ait bir izden, bir yaşantıdan hareketle yorumlanır ve gerçeklik dediğimiz algılar kişiselleşir.

 

Ancak bu kişiselleşmenin bir diğer anlamı daha vardır. O da bir sinir ağı kümesinden geçen uyaranın o ağı uyarması ile -üzerinden diğerlerinin yürüyerek belirginleştirdiği patika gibi- o bağlantıların daha da güçlenmesine neden olmasıdır.

 

İnsan beyni bünyesinde barındırdığı hücreleri uyarmayan bir uyaranı algılayamaz. Bu nedenle sinir ağı üzerinde olan bir kopukluk o organla beynin bağlantısını keser. Beyin artık o organı algılayamaz. Felç olarak adlandırdığımız bu durumun zihinlerimizdeki karşılığı insan beyni üzerinde bir ağda tanımlanmayan uyaranların, beyin tarafından tanınmayacağıdır.

 

Kaba bir örnekle ifade edersek, çocukluğundan bu yana geleneksel namus anlayışı içinde yetiştirilmiş bir kadının evlilik dışı ilişki olasılığına karşı beyninin körleştiğini söyleyebiliriz. Yani o kadın her ne şekilde olursa olsun cinsel birlikteliği bir nikah anlaşması altında ve tek eşli olarak algılayacak ve diğer ihtimali hiçbir biçimde düşünmeyecektir. Çünkü varsayımımızda yer alan kadının beyninde cinsel ilişki kelimesi her geçtiğinde evlilik, sadakat, nikah gibi kavramlar da canlanarak pekişecektir.

 

Yazımızın girişinde insanın atılacağı her eylemin prefrontal lob olarak adlandırdığımız  -ortalama alnımızın ortasına denk gelen- kısımda hayali olarak yaşantılandığını, ondan sonra bu yaşantının içeriğine bağlı olarak eylemin gerçekleştiğini ifade etmiştik.

 

 

 

 

 

 

Bu demektir ki, yeni karşılaştığımız bir durumu yaşantılarken eylemlerimiz önce prefrontal lobda tasarlanmaktadır. İlginç olan bu tasarım işleminin saniyenin çok kısa bir diliminde gerçekleşmesi ve bilincimizin çoğu kez bunu fark etmemesidir.

 

Bu tasarımsal sahne, yaşantının sınırlarını belirlediği gibi geçmişteki deneyim ağını da uyararak onun güçlenmesine neden olur. İşte bu nedenle zaman yaraları iyileştirici bir güce sahip değildir. Tam aksine zaman geçtikçe pekişen bazı yaralar ilk andan çok daha güçlü etkilere sahip olabilirler.

 

Peki, ruhsal yaralarımızı iyileştiren ne olabilir?

 

Bu sorunun yanıtını araştıran biliminsanlarından biri Los Angeles California Üniversitesinden Psikiyatr Allan Schore’dur.

 

Schore çalışmalarını insan beyni sinir ağı üzerinde yoğunlaştırmıştır. İnsanın çevresi ve özellikle anne-babası ile kurduğu ilişkilerin beyin sinir ağı üzerindeki biçimlendirici etkisini anlamak istemiştir. Kuramını, etkileşimlerimizin, deneyimlerimizin beynimizdeki sinir ağına nasıl bir etkisi olduğunu açıklamak üzere geliştirmiştir.

Schore, yıllar boyu etkileşimde olduğumuz dış dünyanın beyinlerimize taşıdığı uyaranların, sevilme ya da sevilmeme, sarılma ya da itilme, istenme ya da istenememe gibi yaşantıların beynimizde güçlü ve kalıcı sinir ağları yarattığını keşfetti.  

Schore’a göre beynin frontal korteksinin gelişimi çocuğun deneyimlerinin içeriğine göre kurulan bağlantılarla şekillenir. Eğer ebeveynler ya da bakıcılar (ki bu kadronun içine ilkokul öğretmenlerini de katmak gerekiyor fikrindeyim) çocuğa bir özne olarak yaklaşır ve onun kendini bir insan gibi değerli hissetmelerini sağlarlarsa frontal korteks yaşama karşı güvenli ve içinde beliren fırtınaları en kısa biçimde durduracak biçimde şekillenir. 

 

Tersi bir biçimde ise, yani ebeveynlerin, bakıcıların ya da ilkokul öğretmenlerinin çocuğa karşı duyarsız ya da şiddet dolu davranmaları durumunda beynin bu kısmında oluşan bağlar kızgınlık, utanç, korku, kaygı gibi duyguların daha uzun süreli, daha yoğun ve daha sık yaşanmasına neden olur. Kısacası beyin kendini sakinleştirecek kimyasalları salgılamakta güçlük çeker. Çünkü sıkıntı kaynakları kurutulmamış ve güvenli bir dünya algısı gelişmemiş olduğundan sürekli kendini korumaya odaklanmış bir yapı halini alacaktır.

 

Canlılar stres altındayken adrenal bezlerden kortizol adını verdiğimiz bir hormon salgılanır. Kortizol yaraların çabuk iyileşmesi üzerinde de etkin bir hormondur.

 
 

Yazının Devamı

 

epios bülten 2007