|
"18 yaşına gelince yapacağım ilk iş evden ayrılmak." diyor
sert bir sesle. Gözlerindeki inadı, yumruk olmuş elindeki öfkeyi
görebiliyorum. "görecekler bakalım nasıl oluyormuş bana karışmak.
Ne sokağa çıkmamı istiyorlar ne telefonla konuşmamı... Hep yasak,
hep yasak!"
"İstediğin hiçbir şeyi yapamıyorsun" diyorum.
"Hem de hiçbir şeyi!" diyor üstüne basa basa. Belli
ki çok bunalmış. "Ama, hele bir 18 yaşıma geleyim. Ben yapacağımı
biliyorum." Gülümsüyorum.
Henüz 14 yaşında. Bolca jölelenmiş diken diken saçları,
siyah ve üzerinde ürkütücü şekillerin birbirine girdiği tişörtü ve
pazusunun üzerinde silinmeye yüz tutmuş geçici dövmesi ile karşımdaki
koltukta nefret saçıyor. Önümdeki testin tüm bölümleri en yüksek
puanları almış. Aklıma üniversitedeki hocamın yorumu geliyor. "eğer
tüm bölümlerden en yüksek puan alınmışsa testi dolduran ya yalan
söylemiş, durumunu abartmıştır yada uzaydan gelmiş biridir."
Tekrar gülümsüyorum. Biraz andırsa da uzaydan gelmediği
kesin. Abartmış! Ama neden? Dikkat çekmek istemiş, üstüme gelmeyin
mesajı vermek istemiş, soruları anlamamış, ne kadar bunaldığını ifade
etmeye testler yetmemiş... Onu anlamaya çalışırken, o karşımdaki
koltukta öfke ile zıplayarak babasından yakınmaya devam ediyor. Sık
sık tehditler dökülüyor ağzından "hele bir 18 yaşıma geleyim de".
Ona kendi 18 yaşımı anlatmak istiyorum: o yaşa geldiğimde
ne havai fişekler patlamış, ne cebim para ile dolmuş, ne buyrun bu
ev, bu araba, bu iş sizin diyen olmuştu. O gece kasıtlı bir eylem
olarak telefon bile etmeden oldukça geç gittiğim evde annem beni
asık bir yüzle karşılamış ve nerede olduğumu sormuştu. Ben böbürlenerek
yanıt vermiştim. "Artık 18 yaşındayım!" annem hiçbir şey anlamamış
bir suratla bana bakarak "Eee? Ne olmuş yani?" diyip odasına gitmişti.
Annemim sorusunun yanıtını ertesi sabah uyandığımda verebilmiştim. "Hiiiç!
Sadece 18 yaşıma girdim."
Anlatmaktan vazgeçiyorum, çünkü biliyorum; bu yaşanınca
anlaşılır bir şey.
Bekleme odasında sabırsızlıkla bekleyen annesi "yaşayacak
mı doktor" diyen bir yüzle ayağa kalkıyor beni görünce. Daha fazla
yıpranmasın kadıncağız diyerek sırıtıyorum ve "Yaşayacak!" diyorum. "Çocuğunuz
sadece büyüyor."
Evet ergenlik dönemi diye adlandırdığımız büyük
fırtına çağını yaşıyor çocuğu. Hayatının belki cidden en ikilemli
dönemi. Uzamış, annesini geçmiş boyu ile bir yetişkin, engelleyemediği
arzuları ile elinden oyuncağı alınmış bir çocuk o.
"Bazen artık kocaman oldun diyorlar, sonra da hala
çocuksun diyorlar. Onlar da ne dediklerini bilmiyorlar" Ergenlerden
en sık duyduğum bu cümle hem içinde bulundukları dönemi özetliyor
hem de yaşadıkları çelişkilerini. Yani anne babaları da dahil aslında
kimse bilemiyor. Onlar çocuk mu, yetişkin mi? Galiba onlar sadece
ergen.
Evren hep geçişlerle doludur. Birden sabah olmaz
yada aniden kış gelmez. Hep kendi hızında, telaşsız ve sadece değişir.
Ergenler de çocuktan yetişkine doğru değişir. Ama hep kendi hızında
ve telaşsız.
Neler olur bu arada? Dünyaya bakışları değişir.
Artık anne balarının uslu çocuğu değildirler. Daha düne kadar bundan
gurur duyan çocuğumuz artık anne babasından adeta kaçar. Ama kaçacak
bir yeri olmadığı için de kalır ve kafesteki kuş örneği çırpınıp
hırçınlaşır. Reytingi düşen anne baba yerine o artık arkadaşlarını
ile birlikte olmak ister. Sanki görünmeyen bir silah dayanmıştır
başına. Seç bakalım, ailen mi, arkadaşların mı? İkisinden birini
seçmek zorunda olmadığını anlaması için yıllara ihtiyacı olacaktır.
Hedefleri tamamen değişmiştir. Onu bekleyen dünya
hakkındaki fikirleri biraz toz pembe, biraz yel değirmenlerine savaş
dürtüsü ile doludur. Özellikle anne-baba-öğretmen üçlüsü ile hiç
uyuşmayan hedeflerini hep savunmak zorundadır. Son moda bir saç,
karizma bir ayakkabı için gerekirse tüm silahları ile savaşmaya hazır,
tetikte bir asker gibidir.
En zoru, doruğa çıkan kendini savunma dürtüleri
ile acemi savunma stratejileri arasında yaşanır durur. "Nerede ne
konuşulacağını bilmiyor. Aklına geleni söylüyor. Oğlum sus, kızım
ayıp oluyor ama demekten bıktım" diyen anne-baba-öğretmen üçlüsü
de bu çelişkiden nasiplerini bolca alır.
Birer Hazreti İtiraz haline gelen çocuklarını artık
tanımakta zorlanan anne babalar ise ne için kaygılanacaklarına şaşırır
kalırlar. Böyle giderse ders çalışmadıkları için giremeyecekleri
üniversiteye mi, herkesin içerisinde yitirdikleri otoritelerine mi,
çocuk yüzünden yaşanan karı-koca kavgalarına mı...
"Sevimsiz bir halası var. Gün geçtikçe ona benziyor" diyerek
öfkesini genetiğe yükleyen bir anneyi hatırlıyorum. Bu dönemde anne-kız
çocuk, baba-erkek çocuk çatışmaları da ev içerisinde açılan yeni
savaş cepheleridir. Böylece ergenlik dönemi bir dünya savaşı niteliğinde
tüm aileye yayılır gider.
Anne-babalar haklıdır: Çünkü geleceği için kaygılandıkları
çocukları birer nankör olup çıkmış, bırakın geleceği, şimdisi bile
zor yaşanır insanlar haline dönüşmüşlerdir.
Ergenler haklıdır: Çünkü, yapmak istedikleri ile
onlardan beklenenler taban tabana zıttır.
Ama güzel haber şu ki, bu fırtına geçici bir dönem
için böyledir. Ergenler de ilerleyen yıllar içerisinde gözle görülür
bir biçimde olgunlaşmaya, durulmaya başlayacaklardır. Kim bilir belki
de bir dalda sessizce asılı duran kozanın içinde de kıyametler kopmaktadır
da bizler duymamaktayız. Kim bilir belki de evrende sessiz ve gürültüsüz
bir değişim yoktur. Uzay çok gürültülü bir yerdir belki de...
Aklıma bekleme salonunda ki anne geliyor. Ne dersiniz
yaşayacak mı? Ömür bazen bir şeyin ne olmadığını anlamakla geçiyor.
Evet yaşayacak ve yaşıyor zaten.
|