|
Gelen maillerime
bakarken dehşetle irkiliyorum. Bir grup İsrailli çocuk bombaların
üzerine imzalarını atıyorlar. Neler yazdıklarını okumam tam olarak
mümkün değilse de bu bombaların Filistin ve Lübnan’a atılacak bombalar
olduğunu da aynı mailden öğreniyorum. İçimdeki tiksintiyi bir yerlerden
anımsıyorum. Aylar önce gazetelerde Amerikalı askerlerin Irak’a
attıkları bombaların üzerinde imzalarını atarak “sevgilerle”
yazdıklarını okuduğumda da aynı tiksinti ele geçirmişti benliğimi.
Yüzyıla yakın bir
zamandır dünyada geçerli olan kavramların içeriğini dilediği gibi
boşaltıp kendi lehine olmak üzere yeniden yükleyen Amerika’nın sevgi
anlayışı karşısında tiksintinin olağan olduğunu kabul ettiğimi ama yine
de okuduğuma inanmakta zorlandığımı anımsıyorum. Zorlanma nedenim,
“Amerikalılar bunu yapmaz canım.” duygusu değil de “Bir insan bunu neden
yapar ki?” sorusu ile görünür oluyordu.
Aradan çok zaman
geçmiyor aynı tür bir psikopatizme yeniden şahit olmanın ürküntüsü ile
kapatıyorum maillerimi. Artık daha umutsuz hissediyorum bir yanımı.
Çünkü;
İnsanlar ve hayvanlar
için devamlılıklarını sağlamanın tek yolu yaşamda kalabilme
stratejilerini ve yöntemlerini çocuklarına aktarmaktır. Yani bir kaplan
eğer yavrusuna nasıl avlanacağını öğretmezse, yavrusu ne kadar ürkerse
ürksün ceylanı felç edecek darbeyi vurmayı ve kükremeyi ona öğretmezse,
yeni avladığı bir ceylanın taze etini yiyecek olarak ona sunmazsa
türünün devamını sağlaması mümkün değildir. Türü kendisi ile son
bulacaktır çünkü dünyaya yeni gelen yavru yiyeceğini temin edemeyecek ve
ölecektir. Aynı cümleyi yeryüzündeki tüm hayvan ve insanlar için kurmak
mümkündür.
İnsan ya da hayvan tüm
anne-babalar için “yavrularını büyütmek” onların bakımını ve korunmasını
sağlamanın ötesinde kendi coğrafya ve kültürleri içindeki tehlikeli
durumlarla nasıl başa çıkılacağını ya da daha temel bir cümle ile “nasıl
hayatta kalacaklarını öğretmekle” eşleşiyor. Bu yaşamsal becerilerini
yavrularına aktarmayan bir ebeveynin görevini tam olarak yapamadığını
söylemek mümkündür.
Anne-babalar
yavrularına nasıl hayatta kalacakları dışında nasıl bir dünyada
olduklarını da öğretirler. Dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlamayan
canlının tehlikelere karşı uyanık kalması ve kendini koruma
mekanizmasının çalışması mümkün değildir.
Uzun zamandır biliyoruz
ki beyin adını verdiğimiz organ uyaranları algıladığı ölçüde etkin
çözümler üretebiliyor. İnsan beyni sağ ve sol lobları (bölümleri) iki
ayrı sistemle çalışan ve bu nedenle aynı anda iki ayrı beyin gibi
hareket edebilen, iki ayrı insan gibi tereddüde düşen ya da bir sorun
karşısında iki ayrı beyin gibi farklı çözümler üretebilen bir tür. Bu
nedenle dünyada en etkin olan ve dünyayı radikal bir biçimde
değiştirebilen tür insan. Bu radikalliğin ve etkinliğin bedelini sadece
kendisi ödemeyen bir tür aynı zaman da.
Örneğin, şu an bu
yazıyı okurken ozon tabakasındaki genişleyen delik ve bu deliğin
sorumlusu olmasına karşın tamiri için gerekli önlemleri almayarak
kayıtsızlığına aynen devam ederek tüm canlı türlerini tehdit eden tür de
insan. (Yeri gelmişken anımsatmak da yarar var. Bu önlemlerin alınması
için gerekli anlaşmaları imzalamayarak kendini kontrol edemeyeceğini
dünyaya açıkça söyleyen ülkelerden biri de Amerika’dır.)
Beynin uyaranla
çalıştığını biliyoruz. Ancak ilginç olan bir durum var. Her beyin
karşılaştığı uyaranları ve onlara karşı verdiği tepkileri depoluyor.
Depolama işlemi için nöron adını verdiğimiz ve sayıları yaklaşık olarak
yüz milyarı bulan hücreleri kullanıyor. Bu beyin hücreleri bir disket
gibi kendisine kayıt edilen bilgileri saklıyor. Ancak tek başlarına bir
işe yaramıyorlar. Nöronlar arasındaki bağlar, birbirleri ile
haberleşmelerini sağlıyor ve bu şekilde düşünce ya da duygu dediğimiz
yaşantılar ortaya çıkabiliyor.
Yıllardır terapi
odalarında insanların yaşamla aralarındaki engellerinin ne olduğunu
bulmaya çalışırız. Eninde sonunda her terapinin gelip dayandığı bir yer
vardır: çocukluğumuz. İnsan beyninin karşılaştığı her uyaranı ve ona
verdiği tepkileri kayıt ederek bir arşiv ya da repertuar oluşturduğunu
söylemiştik. Bugün biliyoruz ki ilk beş yaş içinde oluşturduğu arşivsel
bilgileri yaşamın geri kalanında oluşturduklarından çok daha fazladır.
Bunun anlamı dünyanın nasıl bir yer olduğu ve nasıl hayatta kalınacağına
ilişkin temel bilgilerin ortalama ilk beş yaş içinde öğrenildiğidir.
Bu nedenle insanlar ilk
beş yaş içinde yaşamış oldukları yaraların izlerini ve bu izlerin
yarattığı sınırlılıkları ya da o yaş aralığı içinde kazanmış oldukları
güven, girişimcilik, başarı duygusu gibi yaşamda etkin bir şekilde
kalmalarını sağlayacak duyguların kendilerine sağladığı kolaylıkları
yetişkinliklerinde de taşıyorlar. (Bu nedenle terapi karikatürlerinde
Freud çocukluğun anlatılmasını istiyor)
Bu
uyaranların kaynağı hiç kuşku yok ki anne-baba ya da onların rolünü
üstelenen kişinin yavrusuna yaşattıkları oluyor. Annesini dayak yerken
gören bir erkek çocuk (heteroseksüel ya da eşcinsel olsun) eşine
kolaylıkla vuruyor. Hiç kuşku yok ki mantığı bu yaptığının yanlış
olduğunu söylese de beyninin en alt kısımları rahatlıkla bu eylemi
gerçekleştirebiliyor. Onu engelleyen iç ses gelişmemiş oluyor. Aynı
şekilde bu şiddete tanık olan ve bu şiddetin var olabileceğine inanan
bir kadın (heteroseksüel ya da eşcinsel olsun), eşinden kaçarak ya da
gereğinden fazla egemen olarak kendini savunmaya çalışıyor.
Bir solucanı yerken
kendimizi düşündüğümüzde midesi bulanan bizler eğer bir Aborijin
kabilesinde dünyaya gelseydik iştahla bu sahneyi birbirimize
anlatabilirdik ve midemiz bulanmak bir yana ağzımız sulanırdı. Ömrümüzün
sonuna kadar da bu gerçeği değiştirecek hiçbir güç de yaşamımızda var
olamazdı.
Tüm bu açılardan
bakınca İsrailli çocukların Filistin ya da Lübnan’a gönderilecek
bombalara isimlerini yazarak imzalarını atmaları ve bunu yaparken
yüzlerinde haz görmem beni dünyanın geleceğine ilişkin olarak
ümitsizliğe sevk ediyor. O çocuklara karşı duygularım bir belgeselde
iştahla solucan yiyen bir çocuğa ya da oyuncak tabancası ile önüne
geleni öldüren bir çocuğa yaklaşımımdan farklı olmuyor. İkisi de
beyinlerine “güvenilir” bir kaynaktan yani anne-babalarından gelen
bilgileri depolayan insanlar.
Yıllar geçse de bu
bilgileri değiştirmeleri kolay olmayacak biliyorum. Bunun için ciddi bir
iç hesaplaşma ve atalarından aldıklarını yargılayacak yürekler
geliştirmeleri (yani kendilerinin “devrimci”si olmaları) gerekecek. Bu
ise insanın kendisi ve yaşamla yüzleşmesi adına cidden zor ve azim bir
mücadele olacak. Bu konuda insan yüreğinin doğruyu hissetme yeteneğinin
güvenliğini sağlama duygusu ile felç edildiğini bildiğim için ümitsizim.
Ancak yaşamın gerçeklerini her canlıya eşit dağıttığını bildiğim için
ümitliyim.
Ancak yine de biliyorum
ki bombaları imzalayan bu çocuklardan biri bile dünyada herkesi tehdit
edecek yeni bir ateşi yakma kabiliyetinde olabilecek. Ve bunu yaparken
hiçbir sağduyu onu durduramayacak. Şu sıralar dünyayı yakıp kavuran ve
her yeni güne yeni komplo teorisi ile dünyayı bir savaşa sürükleyen
Bush’un bir sağduyu geliştirememesi gibi. İşte bunu düşününce içimi
saran bir ümitsizlik yaşıyorum.
NOT: Bu arada o
çocukların şu an masum olduklarını ve her insan gibi “güvenilir” kaynak
olan anne-babalarından gelene sonuna kadar açık olduklarını bilmem
yarına dair ümitsizliğimi yatıştırmıyor aksine pekiştiriyor. Gönül
isterdi ki dünya uluslarındaki anne-babalar, psikologlar ve UNICEF bu
resimlere ortak bir ses çıkarabilsin. Ama bu kahreden suskunluk bana
kalan ömrümde daha çok şeye hazır olmam için bir sinyal oluyor. |