EPİOS PSİKOTERAPİ MERKEZİ

 
 ANASAYFA       HAKKIMIZDA  MAKALELER  BÜLTENLER  GÜNCEL   DUYURULAR  ÖNERDİKLERİMİZ  
 
   
 

 

 
 
İsrail'den Sevgi Bombaları

ya da Sağduyusuzluk Nasıl Kalıtsaldır?

  Psk. Mahmut Şefik Nil

Gelen maillerime bakarken dehşetle irkiliyorum. Bir grup İsrailli çocuk bombaların üzerine imzalarını atıyorlar. Neler yazdıklarını okumam tam olarak mümkün değilse de bu bombaların Filistin ve Lübnan’a atılacak bombalar olduğunu da aynı mailden öğreniyorum.  İçimdeki tiksintiyi bir yerlerden anımsıyorum. Aylar önce gazetelerde Amerikalı askerlerin Irak’a attıkları bombaların üzerinde imzalarını atarak “sevgilerle” yazdıklarını okuduğumda da aynı tiksinti ele geçirmişti benliğimi.  

Yüzyıla yakın bir zamandır dünyada geçerli olan kavramların içeriğini dilediği gibi boşaltıp kendi lehine olmak üzere yeniden yükleyen Amerika’nın sevgi anlayışı karşısında tiksintinin olağan olduğunu kabul ettiğimi ama yine de okuduğuma inanmakta zorlandığımı anımsıyorum. Zorlanma nedenim, “Amerikalılar bunu yapmaz canım.” duygusu değil de “Bir insan bunu neden yapar ki?” sorusu ile görünür oluyordu.  

Aradan çok zaman geçmiyor aynı tür bir psikopatizme yeniden şahit olmanın ürküntüsü ile kapatıyorum maillerimi. Artık daha umutsuz hissediyorum bir yanımı. Çünkü; 

İnsanlar ve hayvanlar için devamlılıklarını sağlamanın tek yolu yaşamda kalabilme stratejilerini ve yöntemlerini çocuklarına aktarmaktır. Yani bir kaplan eğer yavrusuna nasıl avlanacağını öğretmezse, yavrusu ne kadar ürkerse ürksün ceylanı felç edecek darbeyi vurmayı ve kükremeyi ona öğretmezse, yeni avladığı bir ceylanın taze etini yiyecek olarak ona sunmazsa türünün devamını sağlaması mümkün değildir. Türü kendisi ile son bulacaktır çünkü dünyaya yeni gelen yavru yiyeceğini temin edemeyecek ve ölecektir. Aynı cümleyi yeryüzündeki tüm hayvan ve insanlar için kurmak mümkündür.

İnsan ya da hayvan tüm anne-babalar için “yavrularını büyütmek” onların bakımını ve korunmasını sağlamanın ötesinde kendi coğrafya ve kültürleri içindeki tehlikeli durumlarla nasıl başa çıkılacağını ya da daha temel bir cümle ile “nasıl hayatta kalacaklarını öğretmekle” eşleşiyor. Bu yaşamsal becerilerini yavrularına aktarmayan bir ebeveynin görevini tam olarak yapamadığını söylemek mümkündür.  

Anne-babalar yavrularına nasıl hayatta kalacakları dışında nasıl bir dünyada olduklarını da öğretirler. Dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlamayan canlının tehlikelere karşı uyanık kalması ve kendini koruma mekanizmasının çalışması mümkün değildir.  

Uzun zamandır biliyoruz ki beyin adını verdiğimiz organ uyaranları algıladığı ölçüde etkin çözümler üretebiliyor. İnsan beyni sağ ve sol lobları (bölümleri) iki ayrı sistemle çalışan ve bu nedenle aynı anda iki ayrı beyin gibi hareket edebilen, iki ayrı insan gibi tereddüde düşen ya da bir sorun karşısında iki ayrı beyin gibi farklı çözümler üretebilen bir tür. Bu nedenle dünyada en etkin olan ve dünyayı radikal bir biçimde değiştirebilen tür insan. Bu radikalliğin ve etkinliğin bedelini sadece kendisi ödemeyen bir tür aynı zaman da.

Örneğin, şu an bu yazıyı okurken ozon tabakasındaki genişleyen delik ve bu deliğin sorumlusu olmasına karşın tamiri için gerekli önlemleri almayarak kayıtsızlığına aynen devam ederek tüm canlı türlerini tehdit eden tür de insan. (Yeri gelmişken anımsatmak da yarar var. Bu önlemlerin alınması için gerekli anlaşmaları imzalamayarak kendini kontrol edemeyeceğini dünyaya açıkça söyleyen ülkelerden biri de Amerika’dır.)

Beynin uyaranla çalıştığını biliyoruz. Ancak ilginç olan bir durum var. Her beyin karşılaştığı uyaranları ve onlara karşı verdiği tepkileri depoluyor. Depolama işlemi için nöron adını verdiğimiz ve sayıları yaklaşık olarak yüz milyarı bulan hücreleri kullanıyor. Bu beyin hücreleri bir disket gibi kendisine kayıt edilen bilgileri saklıyor. Ancak tek başlarına bir işe yaramıyorlar. Nöronlar arasındaki bağlar, birbirleri ile haberleşmelerini sağlıyor ve bu şekilde düşünce ya da duygu dediğimiz yaşantılar ortaya çıkabiliyor.

Yıllardır terapi odalarında insanların yaşamla aralarındaki engellerinin ne olduğunu bulmaya çalışırız. Eninde sonunda her terapinin gelip dayandığı bir yer vardır: çocukluğumuz. İnsan beyninin karşılaştığı her uyaranı ve ona verdiği tepkileri kayıt ederek bir arşiv ya da repertuar oluşturduğunu söylemiştik. Bugün biliyoruz ki ilk beş yaş içinde oluşturduğu arşivsel bilgileri yaşamın geri kalanında oluşturduklarından çok daha fazladır. Bunun anlamı dünyanın nasıl bir yer olduğu ve nasıl hayatta kalınacağına ilişkin temel bilgilerin ortalama ilk beş yaş içinde öğrenildiğidir.  

Bu nedenle insanlar ilk beş yaş içinde yaşamış oldukları yaraların izlerini ve bu izlerin yarattığı sınırlılıkları ya da o yaş aralığı içinde kazanmış oldukları güven, girişimcilik, başarı duygusu gibi yaşamda etkin bir şekilde kalmalarını sağlayacak duyguların kendilerine sağladığı kolaylıkları yetişkinliklerinde de taşıyorlar. (Bu nedenle terapi karikatürlerinde Freud çocukluğun anlatılmasını istiyor) 

Bu uyaranların kaynağı hiç kuşku yok ki anne-baba ya da onların rolünü üstelenen kişinin yavrusuna yaşattıkları oluyor. Annesini dayak yerken gören bir erkek çocuk (heteroseksüel ya da eşcinsel olsun) eşine kolaylıkla vuruyor. Hiç kuşku yok ki mantığı bu yaptığının yanlış olduğunu söylese de beyninin en alt kısımları rahatlıkla bu eylemi gerçekleştirebiliyor. Onu engelleyen iç ses gelişmemiş oluyor. Aynı şekilde bu şiddete tanık olan ve bu şiddetin var olabileceğine inanan bir kadın (heteroseksüel ya da eşcinsel olsun), eşinden kaçarak ya da gereğinden fazla egemen olarak kendini savunmaya çalışıyor. 

Bir solucanı yerken kendimizi düşündüğümüzde midesi bulanan bizler eğer bir Aborijin kabilesinde dünyaya gelseydik iştahla bu sahneyi birbirimize anlatabilirdik ve midemiz bulanmak bir yana ağzımız sulanırdı. Ömrümüzün sonuna kadar da bu gerçeği değiştirecek hiçbir güç de yaşamımızda var olamazdı.

Tüm bu açılardan bakınca İsrailli çocukların Filistin ya da Lübnan’a gönderilecek bombalara isimlerini yazarak imzalarını atmaları ve bunu yaparken yüzlerinde haz görmem beni dünyanın geleceğine ilişkin olarak ümitsizliğe sevk ediyor. O çocuklara karşı duygularım bir belgeselde iştahla solucan yiyen bir çocuğa ya da oyuncak tabancası ile önüne geleni öldüren bir çocuğa yaklaşımımdan farklı olmuyor. İkisi de beyinlerine “güvenilir” bir kaynaktan yani anne-babalarından gelen bilgileri depolayan insanlar.

Yıllar geçse de bu bilgileri değiştirmeleri kolay olmayacak biliyorum. Bunun için ciddi bir iç hesaplaşma ve atalarından aldıklarını yargılayacak yürekler geliştirmeleri (yani kendilerinin  “devrimci”si olmaları) gerekecek. Bu ise insanın kendisi ve yaşamla yüzleşmesi adına cidden zor ve azim bir mücadele olacak. Bu konuda insan yüreğinin doğruyu hissetme yeteneğinin güvenliğini sağlama duygusu ile felç edildiğini bildiğim için ümitsizim. Ancak yaşamın gerçeklerini her canlıya eşit dağıttığını bildiğim için ümitliyim.  

Ancak yine de biliyorum ki bombaları imzalayan bu çocuklardan biri bile dünyada herkesi tehdit edecek yeni bir ateşi yakma kabiliyetinde olabilecek. Ve bunu yaparken hiçbir sağduyu onu durduramayacak. Şu sıralar dünyayı yakıp kavuran ve her yeni güne yeni komplo teorisi ile dünyayı bir savaşa sürükleyen Bush’un bir sağduyu geliştirememesi gibi. İşte bunu düşününce içimi saran bir ümitsizlik yaşıyorum.                                                                        

NOT: Bu arada o çocukların şu an masum olduklarını ve her insan gibi  “güvenilir” kaynak olan anne-babalarından gelene sonuna kadar açık olduklarını bilmem yarına dair ümitsizliğimi yatıştırmıyor aksine pekiştiriyor. Gönül isterdi ki dünya uluslarındaki anne-babalar, psikologlar ve UNICEF bu resimlere ortak bir ses çıkarabilsin. Ama bu kahreden suskunluk bana kalan ömrümde daha çok şeye hazır olmam için bir sinyal oluyor.
 
   
inönü caddesi 48/1 (Gümüşsuyu Askeri Hastane Karşısı) Gümüşsuyu-istanbul   0.212.244 92 04 - 0.212.244 92 03