|
Narsisizm, sudaki yansımasına aşık olup ona kavuşmak
için eğilince düşüp ölen Narkissos'tan gelen bir kelime. Kişinin
kendi değerinin farkında olması gibi olumlu bir düzeyi bulunsa da
genel kullanımı kendini aşk körlüğü içerisinde “diğerlerinden” ayırmak,
efsanedeki gibi neredeyse ölümü pahasına, yok olması pahasına kendine
“bakmak”, sevmektir. Ruhbilime göre yaşam, insan aktarımları ile
şekillenen bir süreçtir. Yani bir insan kendini nasıl algılıyorsa
yaşama dair yansıtmaları, üretimleri, hatta cümleleri de o algılanan
içeriği barındırır. Bu anlamda narsisistik bir kişilik yapısı, yaşamı
da kendinin bir uzantısı ve organı olarak algılayıp, evrende biricikliğini
ve tek tasarruf sahibi oluşunu yaşantılayacaktır. Oysa yaşam “birden
fazlası” ile organize olabilen bir süreçtir. Zaman-mekan ve hareket,
en az iki nokta gerektirir. Narsisistik bir yapı ise tek nokta oluş
içeriği ile yaşamsallıktan uzak bir fotoğrafı andırır.
Truva adlı film bu anlamda bir çok çağrışımı hareket
geçiriyor. Bir sahnede Truva yanıyor ve kral yaşadığı felakete inanamayan
gözlerinde dehşet sadece izliyor. Yenilmez Truva delik deşik olmuş,
geçilmez bilinen sağlam duvarlar hiçbir işe yaramamıştır. Film boyunca
duvarların sağlamlığına yapılan göndermeler etkisiz hale gelenin
sadece duvarlar olmadığını aynı zamanda kralın kendilik algısında
da bir şeylerin yıkıldığını düşündürüyor. ‘Kralın duvarları' gibi
nesneleri vardır insanların; kimi zaman kariyeri, kimi zaman bilgileri,
kimi zaman aşkları.. Kişi bu nesnelerle öyle bütünleşmiştir ki onlara
dönük en ufak bir eleştiri yada az görünen övgü kişinin kendisine
dönük ağır bir hakaret gibi algılanabilir. Enerjinin bağlandığı nesne
artık kişinin kendiliğini temsilen süreklilik kazanır ve kendini
sevme yolu olur. Bu nesneleri narsisistik aktarım nesneleri olarak
adlandırabiliriz. Fanatizm özünde mantık kabul etmeyen bir tutumdur.
Bazen peş peşe gelen olaylar kontrolden çıkar ve kişinin yapabildiği
sadece dehşetle izlemektir. İnsan öyle anlarda bir eşik noktasına
kadar hayret ve korku içinde olayları sadece izler. 'Brooklyn'e Son
Çıkış', 'Bir Rüyaya Ağıt' gibi filmlerdeki kurgular bizleri de bu
dehşetin içine sürükler. Öyle bir an gelir ki artık hiçbir şeyin
eskisi gibi olmayacağını anlarız birlikte. Çivi-nal hikayesi ufak
başlayan bir olay hızla kendinden sonra geleni belirlemiş ve dalga
dalga büyümüştür yıkım. En derinde durdurulamayan ölümü anımsatan
bir çöküştür bu, big crunch… Varoluşcu bir ifade ile zeminin hızla
parçalanması ve bu süreci durduracak hiçbir şey yapamamanın çaresizliği
insan narzismlerine evrenin attığı en büyük tokattır ve insana sınırlarını
öğreten deneyimlerinde gizlidir. Bu sınırların öğrenilişi bazen narsisistik
zedelenme olarak adlandırılabilir.
Truva filmindeki tek narsisistik aktarım nesnesi
yıkılmaz duvarlar değil elbette. Akhilleus'un kendisi hem annesinin
narsisistik aktarım nesnesidir hem de ve dolayısı ile narsisistik
bir kişiliktir; film boyunca yenilmez, her anlamda herkesten üstün,
yarı tanrı bir kahraman olarak karşımıza çıkar.
Akhilleus, annesinin yönlendirmesi ile Truva'ya
gidiş sahnesi, kişinin narsisistik aktarım nesneleri ile ilişkisini
anlamamız açısından özellikle önemlidir. Burada anlamaya çalışacağımız
ilişki anne-oğul ilişkisidir ki uzun yıllardır bir çok kuramcı tarafından
çok boyutlu olarak ele alınmıştır. Sahnenin içeriğine girmeden önce,
yönetmen gibi efsane kökenli bir çok veriyi bilerek göz ardı edip
bir kadının anne olduğu ilk anlara yoğunlaşalım. Soulé 'nin Ferenczi'den
alıntısı ile; bir kadın bebek taşıdığı için yoğun bir narsisistik
hoşlanma içine girer. Birden bire ailesi ve toplumu içinde farklı
bir yer sahibi olmuştur. Artık yaşamın kendisi ve insanlığın devamının
halkasıdır. Bir uterus olarak hayatın tamamını taşımaktadır(1). Uterus-kadın,
tanrılaşmış ve bir hayat yaratmaktadır. Üstelik bebeğe aktardığı
genleri sayesinde yaşanacak yeni bir ömrü, ezeli rakibi olan kadın-annesi
ile denklik sağlayacak gerçek bir fırsatı daha olmuştur. Bu yeni
fırsat yaşamadığı çocukluk hayallerinden hareketle şimdiden tasarlanmaya
başlanmıştır. Ancak çok işlevsel bir pürüz vardır. Bebeğin bir diğer
yarısı bir yabancıdan aktarılmadır. Eğer bebeğin diğer yarısının
aktarıldığı eşi ile aşk yaşantısı varsa bu durumda çocuk bir türlü
eriyerek birleşemediği eşi ile “yeni ve mükemmel” bir varoluşun simgesi
olarak ayrı bir dinamiği daha harekete geçirici olacaktır. Aşk yaşantısı
yoksa uterus-tanrı-kadının kendi elleriyle var ettiği hayat kusurlu
olabilecek ancak bu pürüz, istenmeyen özelliklerin “diğer”inden geldiği
açıklaması ile narsisistik zedelenmeyi engelleyecek ve aktarımın
sorunsuz devam etmesine imkan verecek işlevselliği barındıracaktır.
Bir kadından anne-kadına dönüşmek dinsel, tarihsel,
toplumsal ve bireysel tüm teşviklere -ve tam da bu nedenle bu kadar
çok teşvik edilmesine- rağmen bir kadın için hem çok güçlü sevgi
hem de çok güçlü nefret uyandırıcı karmaşık bir yaşantıdır. Bu noktada
bir imgesel çocuk tasarımının idealize edilmesi ve yukarıda ki teşvik
sistemlerinin harekete geçmesi bu nefretin bastırılmasını yada dayanılabilir
düzeye indirilebilmesini sağlar. Ancak Lebovici'nin ifadesi ile bastırılan
bu nefret bebeğin kendi işini yapmadığı zaman, yani bir aktarım nesnesi
olarak ona yüklenen imge çocuk görevlerini aksattığı, anne babayı
hayal kırıklığına uğrattığı ve bir sonraki kuşağa aktarılacak olan
aile ismini taşıyamadığı zamanlar tekrardan ortaya çıkar. (1)
Bu noktada Akhilleus ve annesinin filmdeki ilişkisine
dönebiliriz. Filmde annesi Akhilleus'u Truva'ya savaşmaya gitmesi
için ikna etmeye çalışmaktadır. Akhilleus gitmek istemez ancak annesinin
ısrarı çok açıktır. Oğlu Truva'ya gitmeli ve savaşta ölmelidir. Bu
onun (gerçekte hangisinin bilinmez) ölümsüz olma yolu olacaktır.
Eğer truva'ya gitmez ve sıradan biri gibi yaşamayı seçerse ismi en
fazla iki kuşak kadar anılacak ve sonra da unutulup gidecektir. Ancak
ölümsüz olmasının tek yolu Truva'da savaşmasıdır. Bu noktada annenin
gitmediği takdirde Akhilleus'a yönelik bir nefret yaşantısı geliştirdiği
oldukça açıktır. 'Ölümsüz Akhilleus' isminin, annenin kendi varlığı
ve devamlılığı ile bir ilgisi vardır; oğlu kendiliğinin ayrışmamış
nesnesi, bir uzantısıdır, oğlu üzerinden ulaşabileceği yer, her hangi
bir organı ile uzandığı hedefinden farksız yaşantılanmaktadır. Bir
efsanenin annesi olarak ölümsüzleşmek isteyen anne, topladığı deniz
kabuklarından yaptığı kolyelere bir yenisini eklerken oğlunu yönetmek
için boynuna geçirdiği prangalara bir yenisini ekler gibidir. Filmin
efsanelere tezat genel gerçekçi havasının dışında yarı mistik bir
dille işlenen anne-oğul ilişkisidir izlediğimiz: anne sedefli deniz
kabukları toplarken aniden belirir ve filmin sonuna kadar bir daha
görünmez. Ancak yaptığı kolye görünür. (anne öğüdü)
Odipal boyun bağını simgeleyen kolyeyi bir tek şey
kırabilir. Kendini tanrılara adayarak tanrısallaşma yolunu seçen
bir başka kadın. Briseis ile bir sahnede tanrılar hakkında konuşurken
Akhilleus tanrıların insanları kıskandıklarını söyler. Bakire ve
kendini tanrılara adayarak onlarla bütünleşme arzusunda olan kadın
simgesel bir şekilde Akhilleus'u annesinin tutsak ettiği organından,
boynundan öldürmeye çalışır. Elbette bir ipin üzerindeki düğüm atıldığı
yerde çözülür. Akhilleus bir diğer kadından gelen bu “teklif”i de
kabul eder ancak paradoksal biçimde Akhilleus ölünce adının ölümsüz
olacağını tekrarlarken, Briseis onu öldürmeyerek ölümlülerin dünyasına
çağırır. Ölümsüz tanrıların insanların sonluluğunu kıskandığını düşünen
ve derinlerinde ölümsüzlüğün sonsuz yorgunluğunu yaşayan Akhilleus
bu sembolik daveti kabul eder. Briseis'e aşık olur ve adamlarına
savaştan çekilmeleri için emir verir.
Bu noktada yarı tanrı kahraman olan Akhilleus'u
insanlaştıran aşktır. Aşk, ben ben diyen kişiye sen demeyi öğretir
derler. Oldukça tartışmalı ve incelenmesi gereken bir çok soruyu
barındırmakla birlikte narsisizmden çıkışın (ötekine odaklanabilmenin)
gene narsisistik bir aktarımla ifade edilmesi cidden paradoksal görünüyor.
Artık Akhilleus değişmektedir. Aşkın dokunuşu onu
sıradan ölümlüler gibi 2-3 kuşaklık bir ölümsüzlük tercihine götürür.
Bu noktada hayatın cilveleri bitmez –film boyunca da bitmeyecektir
zaten- bir değişim kendinden sonra gelen tüm tarihi değiştirir ve
bir başka dinamik beklendiği şekilde harekete geçer: Film içinde
tanık olduğumuz özel bir dinamik de Akhilleus ve yeğeninin ilişkisindedir.
Sembolik düzeyde yeğeni oğlu yerine geçer. Onu eğitir, savaşmayı
öğretir, bir anlamda kendini aktararak yeni bir Akhilleus yaratır.
Ancak, Akhilleus'un aşık olup değişmesi ile birlikte sembolik yarı
tanrı ölümsüz babayı kaybeden yeğen-oğul, ülküleştirdiği nesnenin
sıradanlaşmasına bir tepki olarak onun yerine geçer ve terliğini
giydiği babası gibi olduğunu düşünen bir çocuk gibi Akhilleus'un
giysilerini giyerek Hektor ile savaşarak ölür. Ölenin Akhilleus olmadığının
anlaşıldığı sahne bir değişim noktasıdır. İnsan hayatını değiştiren
olaylar geri dönüşü olmayan noktalarda yatar. Böyle olaylar sert
müdahaleler gerektirir: Kendi yetiştirdiği özelinin, oğul-yeğeninin
öldürüldüğünü gören Akhilleus derin bir öfke ile Hektor'la savaşmaya
gider.
Bu noktada Kohut'un bakış açısını ödünç almak oldukça
açıklayıcı olacaktır. Kohut (1972) erken çocukluk dönemlerindeki
narsisistik zedelenmelerin kalıcı yada alevlenen narsisistik öfke
ile sonuçlanacağını, intikam ihtiyacının narsisistik öfkenin karakteristik
bir özelliğini olduğunu, zedelenmiş kendiliğin intikam yoluyla onarıma
duyduğu ihtiyacı gidermeye çalıştığını ifade eder. Bir çocuğun narsisistik
olarak nasıl zedelenir olduğu sorusunun bir çok yanıtı olsa bile,
yetersiz ve özensiz bakım, çocuğun istek ve arzularının alaycı yada
aşağılayıcı bir dille geri çevrilmesi, onun sevilebilir biri olduğuna
ilişkin geri bildirim niteliği taşıyacak ilişkinin kurulmaması ve
en önemlisi çocuğun “birey” olarak kendilik algısına saygı duyulmayıp
anne-babanın imgesel kendiliğinin devamı niteliğinde yönlendirilmesi
yeterli olacaktır. Bir çok çocuk nedenini anlamadığı halde yetenek
ve yönelimlerini bırakarak anne-babanın işaret ettiği kişi olmaya
zorlanır. Akhilleus'un da Truva'ya savaşa gitmesi yönündeki sahneden
hareketle benzer bir süreçten geçtiğini varsaymak gerçekçilik eğilimleri
nedeniyle en azından filmin yönetmenini memnun edeceğe benziyor.
Kohut'un vurguladığı intikam ve tüm güçlülük motifini filmin akışı
içerisinde Hektor'un cesedinin sokak aralarında sürüklendiği sahnede
izleyebiliyoruz.
Ancak narsisistik kümelenmelerine, tüm güçlülük
gösterilerine rağmen Briseis'nin kendinden uzaklaşmasına dayanamayan
Akhilleus'u Truva atının içinden inerken görürüz. Bu noktada ebeveyninin
tasarımları ile kendi tasarımları arasında savaşan bir ergen gibidir
Akhilleus. Evet savaşın içindedir ancak motivasyonu Briseis'i kurtarma
yönündedir. Bu kez aşk uğruna girdiği savaşta yine aşkı simgeleyen
Paris'in okuyla topuğundan, “tek zayıf yerinden” vuruluşu ile ölür.
Bu ok, Eros'un oku bir anlamda ve aşk insanı zayıf yerinden vurur
ve öldürür, ölmek yeniden doğmanın (değişmenin) tek yoludur. Anne-babanın
işaret ettiği tasarımlardan kişiyi uzaklaştıran, ergenlik dönemi
ile birlikte Eros'un fırlattığı aşk ve cinsellik oklarından başkası
da değildir zaten.
(1) SOULE (M) et col., Fötüs Psikiyatrisi, Dr. A. Zafer Atasoy'un
tercümesi ile
|