EPİOS PSİKOTERAPİ MERKEZİ

 
 ANASAYFA       HAKKIMIZDA  MAKALELER  BÜLTENLER  GÜNCEL   DUYURULAR  ÖNERDİKLERİMİZ  
 
   
 

 

 
 
Truva ve Narsisistik Zedelenme

  Psk. Mahmut Şefik Nil

Narsisizm, sudaki yansımasına aşık olup ona kavuşmak için eğilince düşüp ölen Narkissos'tan gelen bir kelime. Kişinin kendi değerinin farkında olması gibi olumlu bir düzeyi bulunsa da genel kullanımı kendini aşk körlüğü içerisinde “diğerlerinden” ayırmak, efsanedeki gibi neredeyse ölümü pahasına, yok olması pahasına kendine “bakmak”, sevmektir. Ruhbilime göre yaşam, insan aktarımları ile şekillenen bir süreçtir. Yani bir insan kendini nasıl algılıyorsa yaşama dair yansıtmaları, üretimleri, hatta cümleleri de o algılanan içeriği barındırır. Bu anlamda narsisistik bir kişilik yapısı, yaşamı da kendinin bir uzantısı ve organı olarak algılayıp, evrende biricikliğini ve tek tasarruf sahibi oluşunu yaşantılayacaktır. Oysa yaşam “birden fazlası” ile organize olabilen bir süreçtir. Zaman-mekan ve hareket, en az iki nokta gerektirir. Narsisistik bir yapı ise tek nokta oluş içeriği ile yaşamsallıktan uzak bir fotoğrafı andırır.

Truva adlı film bu anlamda bir çok çağrışımı hareket geçiriyor. Bir sahnede Truva yanıyor ve kral yaşadığı felakete inanamayan gözlerinde dehşet sadece izliyor. Yenilmez Truva delik deşik olmuş, geçilmez bilinen sağlam duvarlar hiçbir işe yaramamıştır. Film boyunca duvarların sağlamlığına yapılan göndermeler etkisiz hale gelenin sadece duvarlar olmadığını aynı zamanda kralın kendilik algısında da bir şeylerin yıkıldığını düşündürüyor. ‘Kralın duvarları' gibi nesneleri vardır insanların; kimi zaman kariyeri, kimi zaman bilgileri, kimi zaman aşkları.. Kişi bu nesnelerle öyle bütünleşmiştir ki onlara dönük en ufak bir eleştiri yada az görünen övgü kişinin kendisine dönük ağır bir hakaret gibi algılanabilir. Enerjinin bağlandığı nesne artık kişinin kendiliğini temsilen süreklilik kazanır ve kendini sevme yolu olur. Bu nesneleri narsisistik aktarım nesneleri olarak adlandırabiliriz. Fanatizm özünde mantık kabul etmeyen bir tutumdur. Bazen peş peşe gelen olaylar kontrolden çıkar ve kişinin yapabildiği sadece dehşetle izlemektir. İnsan öyle anlarda bir eşik noktasına kadar hayret ve korku içinde olayları sadece izler. 'Brooklyn'e Son Çıkış', 'Bir Rüyaya Ağıt' gibi filmlerdeki kurgular bizleri de bu dehşetin içine sürükler. Öyle bir an gelir ki artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlarız birlikte. Çivi-nal hikayesi ufak başlayan bir olay hızla kendinden sonra geleni belirlemiş ve dalga dalga büyümüştür yıkım. En derinde durdurulamayan ölümü anımsatan bir çöküştür bu, big crunch… Varoluşcu bir ifade ile zeminin hızla parçalanması ve bu süreci durduracak hiçbir şey yapamamanın çaresizliği insan narzismlerine evrenin attığı en büyük tokattır ve insana sınırlarını öğreten deneyimlerinde gizlidir. Bu sınırların öğrenilişi bazen narsisistik zedelenme olarak adlandırılabilir.

Truva filmindeki tek narsisistik aktarım nesnesi yıkılmaz duvarlar değil elbette. Akhilleus'un kendisi hem annesinin narsisistik aktarım nesnesidir hem de ve dolayısı ile narsisistik bir kişiliktir; film boyunca yenilmez, her anlamda herkesten üstün, yarı tanrı bir kahraman olarak karşımıza çıkar.

Akhilleus, annesinin yönlendirmesi ile Truva'ya gidiş sahnesi, kişinin narsisistik aktarım nesneleri ile ilişkisini anlamamız açısından özellikle önemlidir. Burada anlamaya çalışacağımız ilişki anne-oğul ilişkisidir ki uzun yıllardır bir çok kuramcı tarafından çok boyutlu olarak ele alınmıştır. Sahnenin içeriğine girmeden önce, yönetmen gibi efsane kökenli bir çok veriyi bilerek göz ardı edip bir kadının anne olduğu ilk anlara yoğunlaşalım. Soulé 'nin Ferenczi'den alıntısı ile; bir kadın bebek taşıdığı için yoğun bir narsisistik hoşlanma içine girer. Birden bire ailesi ve toplumu içinde farklı bir yer sahibi olmuştur. Artık yaşamın kendisi ve insanlığın devamının halkasıdır. Bir uterus olarak hayatın tamamını taşımaktadır(1). Uterus-kadın, tanrılaşmış ve bir hayat yaratmaktadır. Üstelik bebeğe aktardığı genleri sayesinde yaşanacak yeni bir ömrü, ezeli rakibi olan kadın-annesi ile denklik sağlayacak gerçek bir fırsatı daha olmuştur. Bu yeni fırsat yaşamadığı çocukluk hayallerinden hareketle şimdiden tasarlanmaya başlanmıştır. Ancak çok işlevsel bir pürüz vardır. Bebeğin bir diğer yarısı bir yabancıdan aktarılmadır. Eğer bebeğin diğer yarısının aktarıldığı eşi ile aşk yaşantısı varsa bu durumda çocuk bir türlü eriyerek birleşemediği eşi ile “yeni ve mükemmel” bir varoluşun simgesi olarak ayrı bir dinamiği daha harekete geçirici olacaktır. Aşk yaşantısı yoksa uterus-tanrı-kadının kendi elleriyle var ettiği hayat kusurlu olabilecek ancak bu pürüz, istenmeyen özelliklerin “diğer”inden geldiği açıklaması ile narsisistik zedelenmeyi engelleyecek ve aktarımın sorunsuz devam etmesine imkan verecek işlevselliği barındıracaktır.

Bir kadından anne-kadına dönüşmek dinsel, tarihsel, toplumsal ve bireysel tüm teşviklere -ve tam da bu nedenle bu kadar çok teşvik edilmesine- rağmen bir kadın için hem çok güçlü sevgi hem de çok güçlü nefret uyandırıcı karmaşık bir yaşantıdır. Bu noktada bir imgesel çocuk tasarımının idealize edilmesi ve yukarıda ki teşvik sistemlerinin harekete geçmesi bu nefretin bastırılmasını yada dayanılabilir düzeye indirilebilmesini sağlar. Ancak Lebovici'nin ifadesi ile bastırılan bu nefret bebeğin kendi işini yapmadığı zaman, yani bir aktarım nesnesi olarak ona yüklenen imge çocuk görevlerini aksattığı, anne babayı hayal kırıklığına uğrattığı ve bir sonraki kuşağa aktarılacak olan aile ismini taşıyamadığı zamanlar tekrardan ortaya çıkar. (1)

Bu noktada Akhilleus ve annesinin filmdeki ilişkisine dönebiliriz. Filmde annesi Akhilleus'u Truva'ya savaşmaya gitmesi için ikna etmeye çalışmaktadır. Akhilleus gitmek istemez ancak annesinin ısrarı çok açıktır. Oğlu Truva'ya gitmeli ve savaşta ölmelidir. Bu onun (gerçekte hangisinin bilinmez) ölümsüz olma yolu olacaktır. Eğer truva'ya gitmez ve sıradan biri gibi yaşamayı seçerse ismi en fazla iki kuşak kadar anılacak ve sonra da unutulup gidecektir. Ancak ölümsüz olmasının tek yolu Truva'da savaşmasıdır. Bu noktada annenin gitmediği takdirde Akhilleus'a yönelik bir nefret yaşantısı geliştirdiği oldukça açıktır. 'Ölümsüz Akhilleus' isminin, annenin kendi varlığı ve devamlılığı ile bir ilgisi vardır; oğlu kendiliğinin ayrışmamış nesnesi, bir uzantısıdır, oğlu üzerinden ulaşabileceği yer, her hangi bir organı ile uzandığı hedefinden farksız yaşantılanmaktadır. Bir efsanenin annesi olarak ölümsüzleşmek isteyen anne, topladığı deniz kabuklarından yaptığı kolyelere bir yenisini eklerken oğlunu yönetmek için boynuna geçirdiği prangalara bir yenisini ekler gibidir. Filmin efsanelere tezat genel gerçekçi havasının dışında yarı mistik bir dille işlenen anne-oğul ilişkisidir izlediğimiz: anne sedefli deniz kabukları toplarken aniden belirir ve filmin sonuna kadar bir daha görünmez. Ancak yaptığı kolye görünür. (anne öğüdü)

Odipal boyun bağını simgeleyen kolyeyi bir tek şey kırabilir. Kendini tanrılara adayarak tanrısallaşma yolunu seçen bir başka kadın. Briseis ile bir sahnede tanrılar hakkında konuşurken Akhilleus tanrıların insanları kıskandıklarını söyler. Bakire ve kendini tanrılara adayarak onlarla bütünleşme arzusunda olan kadın simgesel bir şekilde Akhilleus'u annesinin tutsak ettiği organından, boynundan öldürmeye çalışır. Elbette bir ipin üzerindeki düğüm atıldığı yerde çözülür. Akhilleus bir diğer kadından gelen bu “teklif”i de kabul eder ancak paradoksal biçimde Akhilleus ölünce adının ölümsüz olacağını tekrarlarken, Briseis onu öldürmeyerek ölümlülerin dünyasına çağırır. Ölümsüz tanrıların insanların sonluluğunu kıskandığını düşünen ve derinlerinde ölümsüzlüğün sonsuz yorgunluğunu yaşayan Akhilleus bu sembolik daveti kabul eder. Briseis'e aşık olur ve adamlarına savaştan çekilmeleri için emir verir.

Bu noktada yarı tanrı kahraman olan Akhilleus'u insanlaştıran aşktır. Aşk, ben ben diyen kişiye sen demeyi öğretir derler. Oldukça tartışmalı ve incelenmesi gereken bir çok soruyu barındırmakla birlikte narsisizmden çıkışın (ötekine odaklanabilmenin) gene narsisistik bir aktarımla ifade edilmesi cidden paradoksal görünüyor.

Artık Akhilleus değişmektedir. Aşkın dokunuşu onu sıradan ölümlüler gibi 2-3 kuşaklık bir ölümsüzlük tercihine götürür. Bu noktada hayatın cilveleri bitmez –film boyunca da bitmeyecektir zaten- bir değişim kendinden sonra gelen tüm tarihi değiştirir ve bir başka dinamik beklendiği şekilde harekete geçer: Film içinde tanık olduğumuz özel bir dinamik de Akhilleus ve yeğeninin ilişkisindedir. Sembolik düzeyde yeğeni oğlu yerine geçer. Onu eğitir, savaşmayı öğretir, bir anlamda kendini aktararak yeni bir Akhilleus yaratır. Ancak, Akhilleus'un aşık olup değişmesi ile birlikte sembolik yarı tanrı ölümsüz babayı kaybeden yeğen-oğul, ülküleştirdiği nesnenin sıradanlaşmasına bir tepki olarak onun yerine geçer ve terliğini giydiği babası gibi olduğunu düşünen bir çocuk gibi Akhilleus'un giysilerini giyerek Hektor ile savaşarak ölür. Ölenin Akhilleus olmadığının anlaşıldığı sahne bir değişim noktasıdır. İnsan hayatını değiştiren olaylar geri dönüşü olmayan noktalarda yatar. Böyle olaylar sert müdahaleler gerektirir: Kendi yetiştirdiği özelinin, oğul-yeğeninin öldürüldüğünü gören Akhilleus derin bir öfke ile Hektor'la savaşmaya gider.

Bu noktada Kohut'un bakış açısını ödünç almak oldukça açıklayıcı olacaktır. Kohut (1972) erken çocukluk dönemlerindeki narsisistik zedelenmelerin kalıcı yada alevlenen narsisistik öfke ile sonuçlanacağını, intikam ihtiyacının narsisistik öfkenin karakteristik bir özelliğini olduğunu, zedelenmiş kendiliğin intikam yoluyla onarıma duyduğu ihtiyacı gidermeye çalıştığını ifade eder. Bir çocuğun narsisistik olarak nasıl zedelenir olduğu sorusunun bir çok yanıtı olsa bile, yetersiz ve özensiz bakım, çocuğun istek ve arzularının alaycı yada aşağılayıcı bir dille geri çevrilmesi, onun sevilebilir biri olduğuna ilişkin geri bildirim niteliği taşıyacak ilişkinin kurulmaması ve en önemlisi çocuğun “birey” olarak kendilik algısına saygı duyulmayıp anne-babanın imgesel kendiliğinin devamı niteliğinde yönlendirilmesi yeterli olacaktır. Bir çok çocuk nedenini anlamadığı halde yetenek ve yönelimlerini bırakarak anne-babanın işaret ettiği kişi olmaya zorlanır. Akhilleus'un da Truva'ya savaşa gitmesi yönündeki sahneden hareketle benzer bir süreçten geçtiğini varsaymak gerçekçilik eğilimleri nedeniyle en azından filmin yönetmenini memnun edeceğe benziyor. Kohut'un vurguladığı intikam ve tüm güçlülük motifini filmin akışı içerisinde Hektor'un cesedinin sokak aralarında sürüklendiği sahnede izleyebiliyoruz.

Ancak narsisistik kümelenmelerine, tüm güçlülük gösterilerine rağmen Briseis'nin kendinden uzaklaşmasına dayanamayan Akhilleus'u Truva atının içinden inerken görürüz. Bu noktada ebeveyninin tasarımları ile kendi tasarımları arasında savaşan bir ergen gibidir Akhilleus. Evet savaşın içindedir ancak motivasyonu Briseis'i kurtarma yönündedir. Bu kez aşk uğruna girdiği savaşta yine aşkı simgeleyen Paris'in okuyla topuğundan, “tek zayıf yerinden” vuruluşu ile ölür. Bu ok, Eros'un oku bir anlamda ve aşk insanı zayıf yerinden vurur ve öldürür, ölmek yeniden doğmanın (değişmenin) tek yoludur. Anne-babanın işaret ettiği tasarımlardan kişiyi uzaklaştıran, ergenlik dönemi ile birlikte Eros'un fırlattığı aşk ve cinsellik oklarından başkası da değildir zaten.

(1) SOULE (M) et col., Fötüs Psikiyatrisi, Dr. A. Zafer Atasoy'un tercümesi ile

 
   
inönü caddesi 48/1 (Gümüşsuyu Askeri Hastane Karşısı) Gümüşsuyu-istanbul   0.212.244 92 04 - 0.212.244 92 03