EPİOS PSİKOTERAPİ MERKEZİ

 
 ANASAYFA       HAKKIMIZDA  MAKALELER  BÜLTENLER  GÜNCEL   DUYURULAR  ÖNERDİKLERİMİZ  
 
   
 

 

 
 
Yataktaki Fay Hatları

ya da Zor Cümleler İmparatorluğu...

  Psk. Mahmut Şefik Nil

Terapi odaları bazen çok sessizdir, bazen kendinden emin cümlelerin çok net kuruluverdiği, bazense ne diyeceğinden emin olmak isteyen cümlelerin bir görünüp bir kaybolduğu bir yerdir. Şu an duyduğum cümleler ne kendinden emin, ne sessiz, ne de kendi gerçeğini arıyor. Bu kez, tartışan bir çift ile birlikteyim.

 

Bir ateşten top görüyorum. Kim tutsa eli yandığı için diğerine fırlatıyor. Kim tüm iyi niyetiyle eline alsa bir süre sonra yakıcılığını fark edip diğerine fırlatıyor.

 

“Tam on üç yıl,” diyor Kadın, “Tam on üç yıl beni hiç anlamadın! Hep ne yapacağıma sen karar verdin! Tatilde nereye gideceğimize, üstüme ne giyeceğime, akşam ne yiyeceğime...” Gözlerindeki ifadeden öfkesini görüyorum. Ama içimdeki bir ses bana o öfkenin ardında ne olduğunu soruyor. İliklerime kadar donduran bir hayal kırıklığı ve yalnızlık görüyorum: On üç yıl “hiç anlaşılmadığını yaşamak” zor olmanın ötesinde, ıssız bir adada geçen ve her gününde gördüğüm her ışığa “kurtarıcı gemi” umudu ile yaklaştığım hayal kırıklığı dolu on üç yıl anlamına geliyor.

 

Adam ise karmaşık bir yüzle ve şaşkınlıktan irileşmiş gözleriyle bakarak fısıldıyor: “Ama bana bunu hiç söylemedin.” Ellerini nereye koyacağını bilemiyor.

 

İşte tam bu cümle ile daha büyük bir patlama oluyor kadında: “Söylemedim mi? Ne zaman senin istemediğin bir şeyi “Yapalım.” desem bağırdın, çağırdın, küstün, ayrı yattın... Söylemedim öyle mi? Ne söyleyeceğime bile sen karar verdin!”

 

Yukarıdaki sahne bu repliklerle olmasa bile bu içerikle sık sık yaşanır. Eşlerden biri, bazı nedenlerle yıllarca biriktirdiği duygularını bir gün aniden su yüzüne çıkmış bulur. Kişisel gözlemlerim, yakın zamanda yaşanmış bir travmatik ya da yaşamı sorgulatıcı deneyimin bu patlamaları kolaylaştırdığı yolundadır. 

 

Peki, nasıl oluyor da biri yıllarca kendini anlatamıyor? Ya da nasıl oluyor da çiftlerden biri diğerinin ne yaşadığını, nasıl bunaldığını, nasıl bir yalnızlıkla kıvrandığını algılamıyor? Daha da ilginci, bu nasıl ve neye karşı bir ittifaktır ki çiftler sonu yıkıcı bir patlama ile biten derin bir sessizlikte yıllarını geçiriyorlar?

 

Bu soruların yanıtı, her çift için farklıdır. Çünkü her çiftin kişiliği, tarihi, yapısı bir diğerinden farklıdır. İlişkideki çiftlerin her biri nasıl ayrı kişiliklerse birlikte yarattıkları ilişkileri de benzersiz kişilikteki bir insan gibi diğer ilişkilerden farklıdır. Bazı ilişkiler çok sosyaldir, bazıları içine kapalı… Bazı ilişkiler saldırgandır, bazıları öfkeli, bazıları tutkulu…  Bu farklılıklara rağmen hiç kuşku duymadığımız bir nokta, insanların bir ilişkiye başlarken onu içsel kararlarla belirledikleri “bir süre” yaşama niyetinde olduklarıdır. Bu süre, kısa bir flörtten bir ömre yayılan geniş bir zaman yelpazesi olarak da görselleştirilebilir.

 

Yukarıdaki soruların gerçek yanıtlarının, her bir çift ve ilişki için farklı cümlelerle kurulacağını söylemiş olsak bile ortak bir resme ya da bir işleyiş şemasına ulaşmak mümkündür. Bu şemanın netleşmesi, eşlerin ilişkide bilerek ya da “bilmeyerek” seçtikleri ve yıllarca korudukları stratejilerinin ne olduğunu anlamamızla mümkün olabilecektir.

 

Temel varsayımlarımızdan bir tanesi, “Canlıların hiçbir davranışının nedensiz olmadığı” cümlesidir. En amaçsız görünen canlının bile temel bir hedefi vardır. İlişkide bulunmak en az bir temel hedef için birlikte hareket edebilme kabiliyetinin var olmasına bağlıdır. Bu temel hedef, ilişkide bulunan çiftler için hemen hemen aynı cümlelerle ifade edilen bir hedef olmalıdır. Temel hedeflerin farklı olması çiftlerin çok derin bir yalnızlık yaşadığı anlamına gelir.

 

Örneğin biri sinemaya, diğeri partiye gitmek isteyen çiftler ya ayrı olacaklardır ya da eşlerden biri stratejik bir sabırla kendi arzusunu yaşacağı bir başka anı kollayarak diğerinin dediğini yapacaktır. Şemamız, tam da bu stratejik sabırlılığın altında yatan arzunun keşfi ile netleşmeye başlayacaktır. Neden çiftlerden biri arzusunu ertelemektedir? Basit bir yanıt bize “Diğeri ile birlikte olmak için.” diyebilecektir.

 

Oysa “gerçek ilişki” olarak tarif ettiğimiz süreç, istediğinde yeniden dönebileceğine duyulan temel bir güven duygusu ile ayrılabilme kabiliyetinin de canlı kalabildiği bir ilişkidir. Yani bir ilişkide bulunmak ayrı eylemlerde bulunabilme özgürlüğünün de korunduğu bir süreçtir. Diğer durumda ise eşlerden en az biri, kendisine bile itiraf edemediği bir nedenle diğerini yalnız bırakamamakta ya da kendisi yalnız kalamamaktadır. Diğeri ise farkında olmasa bu bile kaygıyı beslemekte ve ilişki bu rol değişimi üzerinden devam edip gitmektedir. Şimdi dediklerimizi bir örnekle takip edelim.

 

Süleyman Bey ailesi tarafından 17 yaşındayken evlendirilmiş bir beydir. 15 yıl süren evliliği boyunca kendisi ile aynı yaşta olan eşinden üç tane çocuğu olmuştur. Bir boşanma kararının arifesinde kliniğe başvurarak yardım almak istemişlerdir.

 

Eşi Ayla Hanım, eşinin bir yıl önce babasını bir kazada kaybettiği için ağır bir depresyon geçirdiğini ve bu nedenle akıl almaz, anlamsız bir boşanma talebinde bulunduğunu ifade etmektedir.

 

Süleyman Bey bu bağlantı karşısında çoğu kez sessiz kalmakta ama boşanma kararında bu olayın etkisinin olmadığını da sıklıkla dile getirmektedir. Süleyman Beyin ifade ettiği neden, eşi Ayla Hanım yüzünden kendi ailesi ile bağlarının koptuğu yolundaki gerekçesidir. Süleyman Bey, babasının beklenmedik ölümüyle ailesi ile bağlarının dönüşümsüz olarak koptuğunu fark etmiştir. Ancak daha yıkıcı olan, eşi nedeniyle hayatla olan bağlarının da koptuğunu fark etmiştir. Bir gün öleceğini sık sık söyleyerek artık hayatını yaşamak istediğinde oldukça ısrarcıdır.

 

Yaşanan her anın bir tarihi vardır ve şu an yaşanan sır, biraz geriden bakıldığında şaşırtıcı bir biçimde anlaşılır hale gelir. Bu nedenle yaşadıkları tarihi daha net anlama ihtiyacı içindeyiz.

 

Süleyman Bey 15 yılık evlilikleri boyunca bir kere Ayla Hanım olmadan kendi ailesi ile görüşemediğini ifade etmektedir. Çünkü her ne zaman Ayla Hanımı evde yalnız bırakmak ve arkadaşları ya da kendi ailesi bir gece geçirmek istese Ayla Hanımın çok şiddetli korkuları nedeni ile eve dönmek zorunda kaldığını söylemektedir.

 

Ayla Hanım kırılmış bir şekilde, yalnızlıktan gerçekten korktuğu için Süleyman Beyin gitmesini istemediğini, onun evde olmadığı birkaç gece “Hırsız gelecek.” şeklinde artan bir huzursuzluk nedeni ile uyuyamadığını, hatta ağlayarak gün doğumunu beklediğini anımsamaktadır. Bu korkusunu bir türlü denetleyemediğini, hatta en büyüğü on dört yaşında olan erkek çocuğunun varlığının bile kendisini yatıştıramadığını söylemektedir.

 

Uzayıp giden seanslarda dikkatimi çeken temel işleyiş birbiri ile var olan iki cümledir. Ayla hanımın temel cümlesi “Eşim tarafından korunmalıyım.” cümlesi iken, Süleyman Beyin temel cümlesi “Eşimi korumalıyım.” şeklinde ifade bulmaktadır.

 

Uzun yıllar boyunca birçok konuda tartışan Süleyman Bey ve Ayla Hanım, kendi içlerinde kurdukları bu iki cümleyi fark etmemişlerdir. Yani Süleyman Bey “Neden ben eşimi korumak zorundayım?” sorusunu kültürel ve ahlaki nedenlerle asla kendisine sormamıştır.

 

(Yazımızı derli toplu tutma gayretimize sadık kalarak Süleyman Beyi şimdilik erteleyelim ve Ayla Hanımı takip edelim.)

 

Ayla Hanım ise “Neden eşim tarafından korunmalıyım?” sorusunu kendisine sormamıştır. Çünkü bir erkeğin en temel görevinin karısını korumak olduğu yolundaki öğreti ile büyümüştür. Gerçek bir tehlikenin varlığında bırakın eşleri, diğer insanların bile birbirlerini korumaları oldukça sık yaşanan olağan bir durumdur. Ancak Ayla Hanımın yaşantısında gerçek bir tehdit yerine hayali (ve eşinin kendi yanında olmasını sağlayan oldukça stratejik) bir hırsız tehdidi vardır.

 

Yetişkin bir insanın hırsızdan korkması anormal bir durum değildir ancak kapıları kilitlemek ya da daha etkin bir önlem alarak kendini rahatlatabilmesi “yetişkinlik” tanımı içinde ele aldığımız bir beceridir. Oysa bir nedenle Ayla Hanım kendisini rahatlatamamakta, emniyet duygusu içinde hissedememektedir. Yetişkin birisi olarak kendini koruyabileceğini düşünememektedir. Yani Ayla Hanım güçsüzdür ve bu nedenle korunması gerekmektedir. Oysa güçsüz olduğunu beyan eden bir kişinin, güçlü olduğunu beyan eden diğer kişiyi ustalıkla yönettiğini etkin bir gözlemle anlamak çok kolaydır. “Güçsüzün gücü” diyebileceğimiz bu stratejide gücü tanımak gerçekten zordur çünkü güçsüzlükten oluşan bir koyu bir kamuflajın altına gizlenmiştir.

 

Peki, Ayla Hanım gerçekten kötü niyetli ve çevresini ya da eşini sürekli olarak yönetmeye çalışan despot ruhlu bir kişi midir? Elbette ki hayır… Ancak bu motivasyonu anlamak için bir noktaya dikkatle bakmak gerekecektir:

 

Tüm canlıların yaşadıkları çevreyi kendileri için en güvenilir ve yaşanabilir çevre kılma gayreti içinde olduklarını, yaşam alanlarını koruyabilmek için çevrelerini etkin yollarla değiştirdiklerini ve yönettiklerini söyleyelim.

 

Örneğin, her gün önünden geçtiğimiz için fark etmediğimiz bir ağaç bile, biz tam da önünden geçerken kökleri ile toprağı yarmakta, daha bol su kaynaklarına ulaşmaya çalışmakta, yaprak ve dalları ile yapabildiği ölçüde binaları ittirmekte, daha çok hava alabileceği ve genişleyerek yayılabileceği bir dünya yaratmaya çalışmaktadır. Eğer bunları yapmazsa bir süre sonra besinsizlikten ya da havasızlıktan ölecek ya da cılız kalarak gerçekten ezilme riski yüksek bir çalıya dönüşecektir. Dünyayı kendi için güvenli ve yaşanabilir bir çevreye dönüştürme gayreti canlılığın bir işaretidir.

 

Ayla Hanım örneğimize dönersek, yalnız kaldığında algıladığı bir tehdit nedeniyle tüm gücünü yalnız kalmayacağı organizasyonları düzenlemeye ayırdığını kolaylıkla görebiliriz. Çocukluğunda da evde yalnız bırakıldığında şiddetli korkular yaşadığını anımsamaktadır. Benzer kaygılar girmiş olduğu sosyal ortamlarda da ortaya çıkmaktadır. Örneğin eğer iki arkadaşı Ayla Hanımdan gizli bir şey konuşmaya çalışırsa Ayla Hanım hemen ortaya yeni bir konu atmaya çalışarak dikkatlerini kendi üzerine çekmek istemektedir. Eğer bunu başaramazsa beliren bir ağrı, oluşan bir sakarlık ya da yaptığı yemek tariflerindeki ustalıkları ile gündemi belirlemeye çalışmaktadır.

 

Terapileri bir yargılanma ve kendimiz hakkında peşin hükümlerin verildiği bir yer olmaktan koruyan en temel ilkelerden birinin, ‘insanların kendi gerçeğinin farkında olabilecek zihinsel yapıya sahip oldukları’ varsayımıdır. Yani biz bir insan hakkında bir sürü yorum yapabiliriz ama asıl gerçeğin ne olduğu ancak o kişi hissedebilir.

 

Şu geldiğimiz noktada Ayla Hanım dikkat çekmek isteyen bencil biridir. Oysa biraz daha soru soran ve önyargısız bir bakış,  Ayla Hanımın temel arzusunun dikkat çekmenin ötesinde yoğun bir gayret içinde olduğunu keşfedebilir. Çünkü dikkat çekmenin toplumda çok saygın biçimleri vardır ve Ayla Hanım daha az çaba ile çok daha sıkıntısız yollardan dikkat çekebilir. Bu nedenle araştırmamızı biraz daha derine indirmek gereklidir. Yani, Ayla Hanımın temel gerçeğini ifade edecek bir kavrayışı formüle etme ihtiyacımız sürmektedir.

 

Ayla Hanım duygusunu “Göz önünde olmak gerekliliği.” şeklinde ifade ediyor. Yani birilerinin onunla temasta kalması ve dikkatini Ayla Hanıma yöneltmesi gerekiyor ki Ayla Hanım emniyetli bir dünya algısına ulaşsın ve huzur içinde hissedebilsin. Tersi bir durumda yani göz önünde olmazsa kendine gelebilecek bir tehlike karşısında yardımsız kalacağına ve o biçimde öleceğine dair çok güçlü olan korkusu vardır. Seanslar süren sorulamaların ve araştırmaların bizi ulaştırdığı yer Ayla Hanımın yaşamını şekillendirmiş olan bir travmadır.

 

Bir seansta Ayla Hanım çok yoğun bir duygusal boşalım halinde, yaklaşık olarak altı yaşındayken evde yalnız olan babaannesinin kalp krizi geçirerek öldüğünü hatırlamıştır. O ölümde kendisini rahatsız eden en temel duygusu “Eğer birileri babaannesi ile olsaydı belki ölümüne mani olurdu.” duygusudur. Bu duygusunun keşfi ile büyük ölçüde rahatlamıştır. Yıllardır konuşmaktan çekindiği ölüm olayı ile ilgili olarak korkularını açmayı başarmıştır. Ve en büyük korkusunun yalnız ölmek olduğunu ifade etmiştir.

 

Ancak Ayla Hanımla geldiğimiz nokta neden güçsüz olduğu sorusuna bir yanıt oluşturmaktan ziyade yeni ve engellenemez bir güçsüzlük noktasıdır. Çünkü hiç birimiz ölüm karşısında güçlü değilizdir. Ve eninde sonunda ölüm tüm canlılar gibi bizi de yakalayacaktır. Dolayısı ile Ayla Hanımla geldiğimiz yer onun bu doğal süreç karşısındaki güçsüzlüğünü kabul etmenin dışında bir yer değildir. Oysa ölüm karşısındaki pozisyonumuz güçsüzlük değil doğanın tüm canlıları için işleyen bir yasasıdır. Yani birileri bir alet olmadan uçamadığı için kahroluyorsa bu arzusunun altında başka bir arayış olmalıdır. Çünkü yerçekimi hepimizi bağlayan ortak bir gerçekliktir. O halde bu gerçek bir arzu değildir, kişi başka bir şeyin peşindedir. Bu nedenle Ayla Hanımla biraz geriye gitmek, çözümü nerede kaçırdığımızı görmek açısından oldukça işlevsel olacaktır.

 

Anahtar “evde birileri olsaydı ölüm engellenirdi.” cümlesinde gizlidir. Ayla Hanım, bu cümleyi öyle derin bir suçluluk içinde söylemektedir ki dikkatimiz doğal olarak bu duygunun araştırılmasına kaymaktadır.  “Orada kim olsaydı bu ölümü engellerdi?” sorusuna kendisi bile şaşırarak “Ben!” cevabını vermiştir. Çünkü sık sık babaannesinde kalan Ayla Hanım o gece kendi ailesinin evinde kalmıştır. Temel cümlesi “Eğer orada olsaydım babaannemi kurtarırdım.” cümlesidir. Büyük bir suçluluğun açıkça göründüğü bu cümlenin çok şaşırtıcı ve gizli bir başka içeriği vardır ve Ayla Hanımın güçsüzlüğüyle ilgili algısının altında yatmaktadır. O aslında bir ölümü durdurabilecek kadar güçlüdür. “Tüm güçlülük*” dediğimiz algısını fark etmesi Ayla Hanımın yaşamı boyunca sıkışıp kaldığı güçsüzlük maskesini nasıl bu kadar büyük bir güç harcayarak taşıdığını da açıklayabilmektedir.

 

Ayla Hanımla ilgili örneğimizde ulaştığımızı varsaydığımız bu tablonun bir benzeri de Süleyman Bey için geçerli olacaktır. Yani hiç sorgulamadan yaşamında taşıdığı “Eşimi korumalıyım.” cümlesinin Süleyman Beyin tarihinden süzülüp gelen bir yanıtı olacaktır.  

 

İlginç olan, uzun yıllar susup aniden patlayan ilişkilerde çiftlerin birbirini tamamlayan iki temel cümleye sahip olmalarıdır. Örneğin Ayla Hanım “Korunmalıyım.”, Süleyman Bey “Korumalıyım.” cümlesine sahiptir. Böylelikle biri olmadan diğerinin olmadığı bir ilişki biçiminde sıkışıp kalmışlardır. Yaşamda sıkışıp kalan canlı bu durumu bir süreliğine taşısa bile bulduğu ilk fırsatta sıkıştıran noktadan ayrılarak yeni bir düzleme geçmek isteyecektir.

 

Söz konusu olan, ilişkiler ve özellikle sosyal destekleri çok güçlü olan evlilik kurumu olduğunda (çocuklar, güvenlik, yeni bir hayat kurmanın imkansızlığı gibi) bu sıkışmaları güçlendiren başka faktörlerin varlığı ile çiftler kendilerini zorlanmaya sokan cümlelerine iyice uzaklaşırlar. Büyük bir travma ya da yaşamı sorgulatan bir sürece girene kadar uyuşmuş bir halde yaşamlarına devam ederler.

 

Bu patlamaların bir kısmı ilişkinin bitmesi ya da yuvanın yıkılması ile sonuçlanmaz. Çoğu kez çiftler depremle şekillenen yeryüzü gibi yeni bir ilişki yaratabilirler. Çünkü, ancak zorlayıcı cümleler çözüldüğünde devam edebilen ilişkiler daha özgür ve gerçek ilişkiye daha yakın yaşanabilir.

 

Hepimize zorlayıcı cümlelerden arınmış ilişkiler temennisi ile…

 

 

* Tüm Güçlülük algısı, ortalama 3 yaşlarında başlayan ve gerçek dışı tüm fantezilerimizin kaynağında olan bir algımızdır. Üç yaşlarındaki bir çocuk babasının kendisine oyuncak almak için işe gittiğini ifade edebilir. Ya da karın çocukların oynaması için yağdığını düşünebilir. Bu algıda çocuk dünyanın merkezindedir ve tüm güçlüdür. O istiyorsa olacaktır. O oyuncak alınacak, bu ayakkabı giyilmeyecektir. İlerleyen yıllar içinde beyindeki diğer gelişimlerle birlikte tüm güçlülük algısı daha gerçekçi bir düzeyde işlemeye başlar. Hayal kurmak ve bir adım sonrayı dilemek tüm güçlülük algılarımızın törpülenmiş ve gerçekçi bir işlev kazanmış halidir. Ancak tüm güçlülük fantezileri yetişkin yaşamda da gizli/açık bir düzey devam eder. Örneğin yakışıklı olmadığı ya da güzel olmadığı reddedildiğini düşünen bir kişi tüm dünyanın karşı koyamadığı çekicilikte biri olmakla ilgili tüm güçlülük fantezilerinin farkında bile değildir. Çünkü yetişkinlikteki tüm güçlülük fantezilerinin en açık işlevi, kişinin kendi sınırlarını gerçekçi bir şekilde algılamasını engellemektir. Ancak bu konu bir başka yazının konusunu oluşturacak kadar geniştir. 

 
   
inönü caddesi 48/1 (Gümüşsuyu Askeri Hastane Karşısı) Gümüşsuyu-istanbul   0.212.244 92 04 - 0.212.244 92 03