|
Terapi odaları
bazen çok sessizdir, bazen kendinden emin cümlelerin çok net
kuruluverdiği, bazense ne diyeceğinden emin olmak isteyen
cümlelerin bir görünüp bir kaybolduğu bir yerdir. Şu an duyduğum
cümleler ne kendinden emin, ne sessiz, ne de kendi gerçeğini
arıyor. Bu kez, tartışan bir çift ile birlikteyim.
Bir ateşten top
görüyorum. Kim tutsa eli yandığı için diğerine fırlatıyor. Kim
tüm iyi niyetiyle eline alsa bir süre sonra yakıcılığını fark
edip diğerine fırlatıyor.
“Tam on üç yıl,”
diyor Kadın, “Tam on üç yıl beni hiç anlamadın! Hep ne
yapacağıma sen karar verdin! Tatilde nereye gideceğimize, üstüme
ne giyeceğime, akşam ne yiyeceğime...” Gözlerindeki ifadeden
öfkesini görüyorum. Ama içimdeki bir ses bana o öfkenin ardında
ne olduğunu soruyor. İliklerime kadar donduran bir hayal
kırıklığı ve yalnızlık görüyorum: On üç yıl “hiç anlaşılmadığını
yaşamak” zor olmanın ötesinde, ıssız bir adada geçen ve her
gününde gördüğüm her ışığa “kurtarıcı gemi” umudu ile
yaklaştığım hayal kırıklığı dolu on üç yıl anlamına geliyor.
Adam ise karmaşık
bir yüzle ve şaşkınlıktan irileşmiş gözleriyle bakarak
fısıldıyor: “Ama bana bunu hiç söylemedin.” Ellerini nereye
koyacağını bilemiyor.
İşte tam bu cümle
ile daha büyük bir patlama oluyor kadında: “Söylemedim mi? Ne
zaman senin istemediğin bir şeyi “Yapalım.” desem bağırdın,
çağırdın, küstün, ayrı yattın... Söylemedim öyle mi? Ne
söyleyeceğime bile sen karar verdin!”
Yukarıdaki sahne
bu repliklerle olmasa bile bu içerikle sık sık yaşanır. Eşlerden
biri, bazı nedenlerle yıllarca biriktirdiği duygularını bir gün
aniden su yüzüne çıkmış bulur. Kişisel gözlemlerim, yakın
zamanda yaşanmış bir travmatik ya da yaşamı sorgulatıcı
deneyimin bu patlamaları kolaylaştırdığı yolundadır.
Peki, nasıl oluyor
da biri yıllarca kendini anlatamıyor? Ya da nasıl oluyor da
çiftlerden biri diğerinin ne yaşadığını, nasıl bunaldığını,
nasıl bir yalnızlıkla kıvrandığını algılamıyor? Daha da ilginci,
bu nasıl ve neye karşı bir ittifaktır ki çiftler sonu yıkıcı bir
patlama ile biten derin bir sessizlikte yıllarını geçiriyorlar?
Bu soruların
yanıtı, her çift için farklıdır. Çünkü her çiftin kişiliği,
tarihi, yapısı bir diğerinden farklıdır. İlişkideki çiftlerin
her biri nasıl ayrı kişiliklerse birlikte yarattıkları
ilişkileri de benzersiz kişilikteki bir insan gibi diğer
ilişkilerden farklıdır. Bazı ilişkiler çok sosyaldir, bazıları
içine kapalı… Bazı ilişkiler saldırgandır, bazıları öfkeli,
bazıları tutkulu… Bu farklılıklara rağmen hiç kuşku
duymadığımız bir nokta, insanların bir ilişkiye başlarken onu
içsel kararlarla belirledikleri “bir süre” yaşama niyetinde
olduklarıdır. Bu süre, kısa bir flörtten bir ömre yayılan geniş
bir zaman yelpazesi olarak da görselleştirilebilir.
Yukarıdaki
soruların gerçek yanıtlarının, her bir çift ve ilişki için
farklı cümlelerle kurulacağını söylemiş olsak bile ortak bir
resme ya da bir işleyiş şemasına ulaşmak mümkündür. Bu şemanın
netleşmesi, eşlerin ilişkide bilerek ya da “bilmeyerek”
seçtikleri ve yıllarca korudukları stratejilerinin ne olduğunu
anlamamızla mümkün olabilecektir.
Temel
varsayımlarımızdan bir tanesi, “Canlıların hiçbir davranışının
nedensiz olmadığı” cümlesidir. En amaçsız görünen canlının bile
temel bir hedefi vardır. İlişkide bulunmak en az bir temel hedef
için birlikte hareket edebilme kabiliyetinin var olmasına
bağlıdır. Bu temel hedef, ilişkide bulunan çiftler için hemen
hemen aynı cümlelerle ifade edilen bir hedef olmalıdır. Temel
hedeflerin farklı olması çiftlerin çok derin bir yalnızlık
yaşadığı anlamına gelir.
Örneğin biri
sinemaya, diğeri partiye gitmek isteyen çiftler ya ayrı
olacaklardır ya da eşlerden biri stratejik bir sabırla kendi
arzusunu yaşacağı bir başka anı kollayarak diğerinin dediğini
yapacaktır. Şemamız, tam da bu stratejik sabırlılığın altında
yatan arzunun keşfi ile netleşmeye başlayacaktır. Neden
çiftlerden biri arzusunu ertelemektedir? Basit bir yanıt bize
“Diğeri ile birlikte olmak için.” diyebilecektir.
Oysa “gerçek
ilişki” olarak tarif ettiğimiz süreç, istediğinde yeniden
dönebileceğine duyulan temel bir güven duygusu ile ayrılabilme
kabiliyetinin de canlı kalabildiği bir ilişkidir. Yani bir
ilişkide bulunmak ayrı eylemlerde bulunabilme özgürlüğünün de
korunduğu bir süreçtir. Diğer durumda ise eşlerden en az biri,
kendisine bile itiraf edemediği bir nedenle diğerini yalnız
bırakamamakta ya da kendisi yalnız kalamamaktadır. Diğeri ise
farkında olmasa bu bile kaygıyı beslemekte ve ilişki bu rol
değişimi üzerinden devam edip gitmektedir. Şimdi dediklerimizi
bir örnekle takip edelim.
Süleyman Bey
ailesi tarafından 17 yaşındayken evlendirilmiş bir beydir. 15
yıl süren evliliği boyunca kendisi ile aynı yaşta olan eşinden
üç tane çocuğu olmuştur. Bir boşanma kararının arifesinde
kliniğe başvurarak yardım almak istemişlerdir.
Eşi Ayla Hanım,
eşinin bir yıl önce babasını bir kazada kaybettiği için ağır bir
depresyon geçirdiğini ve bu nedenle akıl almaz, anlamsız bir
boşanma talebinde bulunduğunu ifade etmektedir.
Süleyman Bey bu
bağlantı karşısında çoğu kez sessiz kalmakta ama boşanma
kararında bu olayın etkisinin olmadığını da sıklıkla dile
getirmektedir. Süleyman Beyin ifade ettiği neden, eşi Ayla Hanım
yüzünden kendi ailesi ile bağlarının koptuğu yolundaki
gerekçesidir. Süleyman Bey, babasının beklenmedik ölümüyle
ailesi ile bağlarının dönüşümsüz olarak koptuğunu fark etmiştir.
Ancak daha yıkıcı olan, eşi nedeniyle hayatla olan bağlarının da
koptuğunu fark etmiştir. Bir gün öleceğini sık sık söyleyerek
artık hayatını yaşamak istediğinde oldukça ısrarcıdır.
Yaşanan her anın
bir tarihi vardır ve şu an yaşanan sır, biraz geriden
bakıldığında şaşırtıcı bir biçimde anlaşılır hale gelir. Bu
nedenle yaşadıkları tarihi daha net anlama ihtiyacı içindeyiz.
Süleyman Bey 15
yılık evlilikleri boyunca bir kere Ayla Hanım olmadan kendi
ailesi ile görüşemediğini ifade etmektedir. Çünkü her ne zaman
Ayla Hanımı evde yalnız bırakmak ve arkadaşları ya da kendi
ailesi bir gece geçirmek istese Ayla Hanımın çok şiddetli
korkuları nedeni ile eve dönmek zorunda kaldığını söylemektedir.
Ayla Hanım
kırılmış bir şekilde, yalnızlıktan gerçekten korktuğu için
Süleyman Beyin gitmesini istemediğini, onun evde olmadığı birkaç
gece “Hırsız gelecek.” şeklinde artan bir huzursuzluk nedeni ile
uyuyamadığını, hatta ağlayarak gün doğumunu beklediğini
anımsamaktadır. Bu korkusunu bir türlü denetleyemediğini, hatta
en büyüğü on dört yaşında olan erkek çocuğunun varlığının bile
kendisini yatıştıramadığını söylemektedir.
Uzayıp giden
seanslarda dikkatimi çeken temel işleyiş birbiri ile var olan
iki cümledir. Ayla hanımın temel cümlesi “Eşim tarafından
korunmalıyım.” cümlesi iken, Süleyman Beyin temel cümlesi “Eşimi
korumalıyım.” şeklinde ifade bulmaktadır.
Uzun yıllar
boyunca birçok konuda tartışan Süleyman Bey ve Ayla Hanım, kendi
içlerinde kurdukları bu iki cümleyi fark etmemişlerdir. Yani
Süleyman Bey “Neden ben eşimi korumak zorundayım?” sorusunu
kültürel ve ahlaki nedenlerle asla kendisine sormamıştır.
(Yazımızı derli
toplu tutma gayretimize sadık kalarak Süleyman Beyi şimdilik
erteleyelim ve Ayla Hanımı takip edelim.)
Ayla Hanım ise
“Neden eşim tarafından korunmalıyım?” sorusunu kendisine
sormamıştır. Çünkü bir erkeğin en temel görevinin karısını
korumak olduğu yolundaki öğreti ile büyümüştür. Gerçek bir
tehlikenin varlığında bırakın eşleri, diğer insanların bile
birbirlerini korumaları oldukça sık yaşanan olağan bir durumdur.
Ancak Ayla Hanımın yaşantısında gerçek bir tehdit yerine hayali
(ve eşinin kendi yanında olmasını sağlayan oldukça stratejik)
bir hırsız tehdidi vardır.
Yetişkin bir
insanın hırsızdan korkması anormal bir durum değildir ancak
kapıları kilitlemek ya da daha etkin bir önlem alarak kendini
rahatlatabilmesi “yetişkinlik” tanımı içinde ele aldığımız bir
beceridir. Oysa bir nedenle Ayla Hanım kendisini
rahatlatamamakta, emniyet duygusu içinde hissedememektedir.
Yetişkin birisi olarak kendini koruyabileceğini
düşünememektedir. Yani Ayla Hanım güçsüzdür ve bu nedenle
korunması gerekmektedir. Oysa güçsüz olduğunu beyan eden bir
kişinin, güçlü olduğunu beyan eden diğer kişiyi ustalıkla
yönettiğini etkin bir gözlemle anlamak çok kolaydır. “Güçsüzün
gücü” diyebileceğimiz bu stratejide gücü tanımak gerçekten
zordur çünkü güçsüzlükten oluşan bir koyu bir kamuflajın altına
gizlenmiştir.
Peki, Ayla Hanım
gerçekten kötü niyetli ve çevresini ya da eşini sürekli olarak
yönetmeye çalışan despot ruhlu bir kişi midir? Elbette ki hayır…
Ancak bu motivasyonu anlamak için bir noktaya dikkatle bakmak
gerekecektir:
Tüm canlıların
yaşadıkları çevreyi kendileri için en güvenilir ve yaşanabilir
çevre kılma gayreti içinde olduklarını, yaşam alanlarını
koruyabilmek için çevrelerini etkin yollarla değiştirdiklerini
ve yönettiklerini söyleyelim.
Örneğin, her gün
önünden geçtiğimiz için fark etmediğimiz bir ağaç bile, biz tam
da önünden geçerken kökleri ile toprağı yarmakta, daha bol su
kaynaklarına ulaşmaya çalışmakta, yaprak ve dalları ile
yapabildiği ölçüde binaları ittirmekte, daha çok hava
alabileceği ve genişleyerek yayılabileceği bir dünya yaratmaya
çalışmaktadır. Eğer bunları yapmazsa bir süre sonra
besinsizlikten ya da havasızlıktan ölecek ya da cılız kalarak
gerçekten ezilme riski yüksek bir çalıya dönüşecektir. Dünyayı
kendi için güvenli ve yaşanabilir bir çevreye dönüştürme gayreti
canlılığın bir işaretidir.
Ayla Hanım
örneğimize dönersek, yalnız kaldığında algıladığı bir tehdit
nedeniyle tüm gücünü yalnız kalmayacağı organizasyonları
düzenlemeye ayırdığını kolaylıkla görebiliriz. Çocukluğunda da
evde yalnız bırakıldığında şiddetli korkular yaşadığını
anımsamaktadır. Benzer kaygılar girmiş olduğu sosyal ortamlarda
da ortaya çıkmaktadır. Örneğin eğer iki arkadaşı Ayla Hanımdan
gizli bir şey konuşmaya çalışırsa Ayla Hanım hemen ortaya yeni
bir konu atmaya çalışarak dikkatlerini kendi üzerine çekmek
istemektedir. Eğer bunu başaramazsa beliren bir ağrı, oluşan bir
sakarlık ya da yaptığı yemek tariflerindeki ustalıkları ile
gündemi belirlemeye çalışmaktadır.
Terapileri bir
yargılanma ve kendimiz hakkında peşin hükümlerin verildiği bir
yer olmaktan koruyan en temel ilkelerden birinin, ‘insanların
kendi gerçeğinin farkında olabilecek zihinsel yapıya sahip
oldukları’ varsayımıdır. Yani biz bir insan hakkında bir sürü
yorum yapabiliriz ama asıl gerçeğin ne olduğu ancak o kişi
hissedebilir.
Şu geldiğimiz
noktada Ayla Hanım dikkat çekmek isteyen bencil biridir. Oysa
biraz daha soru soran ve önyargısız bir bakış, Ayla Hanımın
temel arzusunun dikkat çekmenin ötesinde yoğun bir gayret içinde
olduğunu keşfedebilir. Çünkü dikkat çekmenin toplumda çok saygın
biçimleri vardır ve Ayla Hanım daha az çaba ile çok daha
sıkıntısız yollardan dikkat çekebilir. Bu nedenle araştırmamızı
biraz daha derine indirmek gereklidir. Yani, Ayla Hanımın temel
gerçeğini ifade edecek bir kavrayışı formüle etme ihtiyacımız
sürmektedir.
Ayla Hanım
duygusunu “Göz önünde olmak gerekliliği.” şeklinde ifade ediyor.
Yani birilerinin onunla temasta kalması ve dikkatini Ayla Hanıma
yöneltmesi gerekiyor ki Ayla Hanım emniyetli bir dünya algısına
ulaşsın ve huzur içinde hissedebilsin. Tersi bir durumda yani
göz önünde olmazsa kendine gelebilecek bir tehlike karşısında
yardımsız kalacağına ve o biçimde öleceğine dair çok güçlü olan
korkusu vardır. Seanslar süren sorulamaların ve araştırmaların
bizi ulaştırdığı yer Ayla Hanımın yaşamını şekillendirmiş olan
bir travmadır.
Bir seansta Ayla
Hanım çok yoğun bir duygusal boşalım halinde, yaklaşık olarak
altı yaşındayken evde yalnız olan babaannesinin kalp krizi
geçirerek öldüğünü hatırlamıştır. O ölümde kendisini rahatsız
eden en temel duygusu “Eğer birileri babaannesi ile olsaydı
belki ölümüne mani olurdu.” duygusudur. Bu duygusunun keşfi ile
büyük ölçüde rahatlamıştır. Yıllardır konuşmaktan çekindiği ölüm
olayı ile ilgili olarak korkularını açmayı başarmıştır. Ve en
büyük korkusunun yalnız ölmek olduğunu ifade etmiştir.
Ancak Ayla Hanımla
geldiğimiz nokta neden güçsüz olduğu sorusuna bir yanıt
oluşturmaktan ziyade yeni ve engellenemez bir güçsüzlük
noktasıdır. Çünkü hiç birimiz ölüm karşısında güçlü değilizdir.
Ve eninde sonunda ölüm tüm canlılar gibi bizi de yakalayacaktır.
Dolayısı ile Ayla Hanımla geldiğimiz yer onun bu doğal süreç
karşısındaki güçsüzlüğünü kabul etmenin dışında bir yer
değildir. Oysa ölüm karşısındaki pozisyonumuz güçsüzlük değil
doğanın tüm canlıları için işleyen bir yasasıdır. Yani birileri
bir alet olmadan uçamadığı için kahroluyorsa bu arzusunun
altında başka bir arayış olmalıdır. Çünkü yerçekimi hepimizi
bağlayan ortak bir gerçekliktir. O halde bu gerçek bir arzu
değildir, kişi başka bir şeyin peşindedir. Bu nedenle Ayla
Hanımla biraz geriye gitmek, çözümü nerede kaçırdığımızı görmek
açısından oldukça işlevsel olacaktır.
Anahtar “evde
birileri olsaydı ölüm engellenirdi.” cümlesinde gizlidir. Ayla
Hanım, bu cümleyi öyle derin bir suçluluk içinde söylemektedir
ki dikkatimiz doğal olarak bu duygunun araştırılmasına
kaymaktadır. “Orada kim olsaydı bu ölümü engellerdi?” sorusuna
kendisi bile şaşırarak “Ben!” cevabını vermiştir. Çünkü sık sık
babaannesinde kalan Ayla Hanım o gece kendi ailesinin evinde
kalmıştır. Temel cümlesi “Eğer orada olsaydım babaannemi
kurtarırdım.” cümlesidir. Büyük bir suçluluğun açıkça göründüğü
bu cümlenin çok şaşırtıcı ve gizli bir başka içeriği vardır ve
Ayla Hanımın güçsüzlüğüyle ilgili algısının altında yatmaktadır.
O aslında bir ölümü durdurabilecek kadar güçlüdür. “Tüm
güçlülük*” dediğimiz algısını fark etmesi Ayla Hanımın yaşamı
boyunca sıkışıp kaldığı güçsüzlük maskesini nasıl bu kadar büyük
bir güç harcayarak taşıdığını da açıklayabilmektedir.
Ayla Hanımla
ilgili örneğimizde ulaştığımızı varsaydığımız bu tablonun bir
benzeri de Süleyman Bey için geçerli olacaktır. Yani hiç
sorgulamadan yaşamında taşıdığı “Eşimi korumalıyım.” cümlesinin
Süleyman Beyin tarihinden süzülüp gelen bir yanıtı olacaktır.
İlginç olan, uzun
yıllar susup aniden patlayan ilişkilerde çiftlerin birbirini
tamamlayan iki temel cümleye sahip olmalarıdır. Örneğin Ayla
Hanım “Korunmalıyım.”, Süleyman Bey “Korumalıyım.” cümlesine
sahiptir. Böylelikle biri olmadan diğerinin olmadığı bir ilişki
biçiminde sıkışıp kalmışlardır. Yaşamda sıkışıp kalan canlı bu
durumu bir süreliğine taşısa bile bulduğu ilk fırsatta
sıkıştıran noktadan ayrılarak yeni bir düzleme geçmek
isteyecektir.
Söz konusu olan,
ilişkiler ve özellikle sosyal destekleri çok güçlü olan evlilik
kurumu olduğunda (çocuklar, güvenlik, yeni bir hayat kurmanın
imkansızlığı gibi) bu sıkışmaları güçlendiren başka faktörlerin
varlığı ile çiftler kendilerini zorlanmaya sokan cümlelerine
iyice uzaklaşırlar. Büyük bir travma ya da yaşamı sorgulatan bir
sürece girene kadar uyuşmuş bir halde yaşamlarına devam ederler.
Bu patlamaların
bir kısmı ilişkinin bitmesi ya da yuvanın yıkılması ile
sonuçlanmaz. Çoğu kez çiftler depremle şekillenen yeryüzü gibi
yeni bir ilişki yaratabilirler. Çünkü, ancak zorlayıcı cümleler
çözüldüğünde devam edebilen ilişkiler daha özgür ve gerçek
ilişkiye daha yakın yaşanabilir.
Hepimize zorlayıcı
cümlelerden arınmış ilişkiler temennisi ile…
* Tüm Güçlülük
algısı,
ortalama 3
yaşlarında başlayan ve gerçek dışı tüm fantezilerimizin
kaynağında olan bir algımızdır. Üç yaşlarındaki bir çocuk
babasının kendisine oyuncak almak için işe gittiğini ifade
edebilir. Ya da karın çocukların oynaması için yağdığını
düşünebilir. Bu algıda çocuk dünyanın merkezindedir ve tüm
güçlüdür. O istiyorsa olacaktır. O oyuncak alınacak, bu ayakkabı
giyilmeyecektir. İlerleyen yıllar içinde beyindeki diğer
gelişimlerle birlikte tüm güçlülük algısı daha gerçekçi bir
düzeyde işlemeye başlar. Hayal kurmak ve bir adım sonrayı
dilemek tüm güçlülük algılarımızın törpülenmiş ve gerçekçi bir
işlev kazanmış halidir. Ancak tüm güçlülük fantezileri yetişkin
yaşamda da gizli/açık bir düzey devam eder. Örneğin yakışıklı
olmadığı ya da güzel olmadığı reddedildiğini düşünen bir kişi
tüm dünyanın karşı koyamadığı çekicilikte biri olmakla ilgili
tüm güçlülük fantezilerinin farkında bile değildir. Çünkü
yetişkinlikteki tüm güçlülük fantezilerinin en açık işlevi,
kişinin kendi sınırlarını gerçekçi bir şekilde algılamasını
engellemektir. Ancak bu konu bir başka yazının konusunu
oluşturacak kadar geniştir.
|