|
Karşılaştığı uyaranları sürekli olarak kişisel bir işlemden geçirerek
anlamlandıran insan beyni, algılarını zıtlıklar üzerine kurulu olarak
işletir. Her hangi bir algının nedeni, algılanan “şey”in bulunduğu
zeminden farkı üzerine kuruludur. Yani eğer şu an okumakta olduğunuz
yazının rengi sayfanın rengi ile aynı olsaydı yazı algılanamayacaktı.
Yada tek renk olan bir zeminde dokusal farklılıklar yoksa herhangi
bir şekil algılanmayacaktır. İnsanın dayanamadığı en temel bunaltı
anlamsızlık ve boşluktur. Bu nedenle rastgele açılar ile duran üç
noktayı bir üçgen olarak organize ediverir. Şimdi bir kağıda gözünüz
kapalı üç tane nokta koyun. Dikkat edeceğiniz tek ölçü, üç noktanın
da düz bir çizgi üzerinde olmamasından başka bir şey değil. Şimdi
o noktaların üçünü de görebileceğiniz bir uzaklıktan bakın.Algılarınız
orada bir üçgen olduğunu söylüyor. Oysa bilgileriniz bu değil. Orada
üç tane nokta var. Maalesef beynimizin gerçeği de bu bilgi değil.
Dolayısı ile biz bir üçgen algılıyoruz. Hatta sadece üçgeni algılamakla
kalmıyor, üçgen olmayan alanı da ayrımsayarak tanımlıyoruz. Meşhur
bir resim vardır. Yüz yüze bakan iki insan yada bir vazo (şamdan)
resmi olabilir bakışınıza göre. İnsanlara ne gördüklerini sorduğunuzda
bu iki yanıttan birini verirler. Oysa orada ne yüzler ne de vazo
vardır. Orada sadece simetrik şekiller vardır. Beynimizin algıladığı
zemine göre üstte bulunan şekil, yüz yada vazo olarak anlamlandırılır.
Beyin bir diğerinin anlamını silerek çalışır. Üçgen örneğinde de
boşluğun anlamını silerek çalışıyordu.
Mekan, bir zemin olarak üzerinde bulunanın algılanmasını sağlar.
Bu algılanma/algılanmama mekanizmasını bazı canlı türleri saklanmak,
avlanmak gibi yaşamsal faaliyetlerinin temeli olarak kullanırlar.
Örneğin yaprağa çok benzeyen bir çekirge türü aylarca yeşil bitkilerin
içinde güvenle yaşayabilir. Tam bu noktada mekanın işlevselliğine
dair bir noktaya işaret etmek gerekli oluyor: mekanın gerektiğinde
“saklanmak”, gerektiğinde “avlanmak” için uygun niteliklerde olması
gerektiği. Hiç kuşku yok ki, uygunluğu belirleyen, mekanı yaşayan
canlı türünün nitelikleri ve ihtiyaçlarıdır. Bu durumda mekanın uygunluğu
yaşamın sürmesinin en temel gereklerinden biri haline geliyor.
Maturana ve arkadaşları 1995 yılında ilginç bir deney yaptı. Bir
kurbağanın anestezi altında sağ ve sol kolunun altındaki derileri
yer değiştirdi. Kurbağanın iyileştiğinde sağ kol altına verilen uyarana
tepki olarak sol kol altını kaşıdığı görüldü. Şu anki sinir sistemi
bilgilerimizin açıklayamadığı bu fenomen için bilim adamlarının tezi
“her hücrenin kendine ait bir mekansal hafıza taşıdığı” yolunda oldu.
Mekanizması çözülene kadar gizemini koruyacak bu deney bize şimdilik
mekan-canlı arasındaki ilişkinin sandığımızdan daha temel ve belirleyici
olduğunu söylüyor. Ve mekansal hafıza derken aidiyet hissine göndermede
bulunuyor ki bu noktada “aidiyet mecburiyeti” demek daha doğru görünüyor
bana.
Varoluşsal dinamiğin dört büyük anksiyeteden biri olarak tanımladığı
zeminsizlik kaygısı da mekan-canlı ilişkisinin aidiyet ihtiyacı temelinde
anlaşılması için değerli bilgiler derlemiş ve mekanın canlıyı, canlının
mekanı belirleme (seçme, değiştirme, denetleme) çabasına göndermelerde
bulunmuştur.
Tüm bu bilgileri insan türüne özgü telaffuz ettiğimizde, mekan-insan
ilişkisi dediğimizde, olay çok daha karmaşık boyutlar kazanıyor.
Karmaşayı artıran en temel özelliği, insanın bir amaca dönük olarak
organizasyon yapabilme gücünün diğer canlılarla mukayese edilemeyecek
kadar gelişkin olmasıdır. İnsan bir sonrayı oluşturma/denetleme adına
içinde bulunduğu anı-mekanı organize edebilen bir türdür. Çünkü insanda
hafıza ve yordam çok gerilere ve ilerilere kadar uzanabilir, bu durum
bir süreklilik algısına neden olur. Dün bugünden öncedir ve yarın
bugünden sonra gelecektir. Bu sıralama (organizasyon) yetisi,
bilincinin ona sunduğu fırsatı aynı zamanda çaresizliğidir.
Her canlı ile ortak olarak paylaştığı “hayatını sürdürme” güdüsü
insanda, “hayatını idealize ettiği biçimde (organize ederek) sürdürme”
güdüsüne böylelikle dönüşmüş olur. Ve insan bu güdüsü eşliğinde kendine,
diğerlerine ve evrene(mekanına) müdahalelerde bulunur. Bu müdahalenin
niteliğini belirleyen kişisel yapının tüm izlerini müdahale edilen
alanda görmek mümkündür. Elbette bu müdahalelerden en zoru ve zorlayanı
kendine yaptığı müdahalelerdir. Oysa algıları bu müdahalenin (manüplasyon)
gerekliliği ile örülüdür. Algı bir anlam üretir ve bu anlam algıyı
keskinleştirir.
Şu an bu yazının nerede olduğunu sorduğumda vereceğiniz yanıt elinizdeki
derginin bir sayfasında olacaktır. Oysa yazının yeri sadece dergideki
sayfa değil beyninizdeki bu sayfanın görüntüsüdür de. Beyin 100
milyara yakın hücre sayısı ile saniyede
yaklaşık 300 milyar byte veriyi işler. Şu an bu verilerden bir kısmı elinizdeki
dergiye ilişkin. Okuduğunuz yazı, sayfa düzeni, sizden uzaklığı,
anlamları, çağrışımları vs. Böylelikle şu an bu derginin evrende
aynı anda iki ayrı yerde varolduğunu söylemek mümkün. Üstelik, dergideki
yazının -onu okuyan olmadığı takdirde tamamen anlamsız olmasından
hareketle- asıl yerinin beyninizdeki yer olduğunu söylemek abartı
olmayacaktır. (Bu noktada “gözlenen, gözleyiciden bağımsız olamaz”
ilkesini hatırlamakta yarar var.) Beyninizdeki varlığı, elinizde
tuttuğunuz bu yazıyı da belirleyici olma etkisine sahiptir, yazıyı
okumayı bırakabilirsiniz, yada devam edebilirsiniz. Bu durum yazının
anlamını değiştirecektir. Böylece ulaştığımız noktada kişisel anlamlardan
örülü “içsel ve asli mekan” tasarımından bahsedebiliriz.
Bu içsel ve asli mekan, kişiyi temsilen ve dışsal mekana müdahil
olarak işlev görür. (Bu şu demek, bu yazıda anlattıklarımdan ziyade
sizin ne anladığınız belirleyici olacak) Mücadele bu noktada başlayacak
ve dışsal mekan organize edilmeye çalışılacaktır. Bu organizasyon,
bir anlamın somutlanması, görünür olması amacına hizmet edecektir.
Yüzyıllardan beri mekanın insanı temsilen organize edildiğinin altını
çizen yaklaşımlar formüle edilmiştir. Örneğin son dönemlerin “moda
akımı” feng shui mekansal düzenlemenin insan üzerindeki etkilerini
telaffuz ve tahmin etmeye çalışır. Klinisyenlerin hastaları ile yaptığı
görüşmelerde veri olarak kabul ettikleri gözlem alanlarından biri,
kişinin mekanı ve (içerden bir boyuttan bakınca bir mekan olarak
kabul edilen) bedenini nasıl düzenlediğidir. Örneğin depresyonda
olan bir kişinin öz-bakımı dikkat çekici bir biçimde azalmıştır.
Buna eşlik eden bir diğer durum, mekansal düzenlemenin de alabildiğine
kendi haline bırakılmış olduğudur. Yada farklı bir söylemle zaten
kendini bırakmış bir kişinin mekansal düzenlemesi de mekanı kendi
haline bırakma biçiminde olacaktır. (Paradoksal olarak, karar verememenin
aslında bir “kararsız kalma” kararı oluşu, yada “hiçbir şey hissetmiyorum”
dediğimiz “hissizlik duygusunun” diğer tüm duyguları bastıracak kadar
güçlü bir duygu oluşu gibi bir nokta.) Mekansal düzenlemenin etkilerini
keşfettiğinden beri giysi dolabından, şehirlerin tasarımına kadar
en işlevsel (aslında manüplatif) biçimi bulmaya çalışan insanın çabası
tarih boyunca görünür. Mezarların içinin bir mekan olarak kabul edilip
düzenlenmiş oluşu o toplumun ölümden sonrasına ilişkin inançlarının
varlığı ve yapısı hakkında çok şey söyler. Toprak kullanımının tasarlanışı;
tarıma, şehirleşmeye yada örneğin estetik amaçlı düzenlemelere mi
ayrıldığı bize bir toplum ve o kültürle etkileşen insan hakkında
çok bilgi verir. Dinsel mekanın tasarımı olan mabetlere bakarak nasıl
bir tanrısallık algısı içinde olunduğu hakkında sayısız fikir sahibi
olabiliriz. Geniş bulvarlarla tasarlanmış bir kent ile eski mimarisi
nedeni ile daracık sokaklardan oluşan bir kent siyasal değişime alan
olma konusunda aynı potansiyeli barındıramayabilir. Kişisel alanın
tasarımı da kişi hakkında bol bilgi içerir. Evinde hiçbir kitaplığı
olmayan biri televizyonu baş köşeye koyabilir. Evinde ayakkabı ile
dolaştığı için ayakkabılığı yatak odasındaki giyinme dolabının içinde
olan biri bize ilk bakışta pis gelebilir, oysa aynı kişi, evini yere
oturmaya uygun olmayan bir şekilde tasarlarken, evde ayakkabısı ile
gezmeyen biri yerleri temiz sayarak yerlerde oturabileceği bir sistem
yaratabilir. Bu örnekleri uzatmak mümkün.
Görünen o ki, mekansal düzenlemenin, kendilik algısının yansıması
olduğu çok açık. Kendini nasıl algıladığı temelinden hareketle nasıl
devam etmek istendiğine ilişkin güçlü görünümler barındıran bu yansıtmanın
kesintiye uğraması hali olan zeminsizlik, mekansızlık ve ona bağlı
algılanan aidiyetsizlik algısı bir insan için ölümsel düzeyde bunaltı
vericidir. Kendini köklerinden sökülmüş bir ağaç gibi hissetmek;
boşlukta yüzmek, “anlamsızım, amaçsızım ve yörüngesizim” hissi durumu
tanımlamak için oldukça uygun imgeler. Geldiğimiz noktada kendini
ve kendilik algısını mekansal düzenlemede somutlamayan bir insanın
yok oluyormuş algısını yaşadığını söylüyoruz. Varlık-yokluk uçları
arasında bir yerde duran insanın en temel korkusu yaşayamamak –ölmek-
ise maddi dünyada kendini var hissetmesinin en önemli yolu mekana
yansımak, bir mekanda görünür olmaktır.
Çoğunluğun ifade ettiği ile zıtlık oluşturan yanlarımıza ilişkin
devam etmek istiyorum. “Zemin” olarak kabul edebileceğimiz çoğunluğa
ait değerler ve yansımalardan oluşan alanda, kendi yansımalarını
dolaylı/dolaysız bir yolla ifade edemeyen, fark edilir bir “figür”
olamayan insanın, bir anlamda yokluk hissi ile boğulduğunu söyleyebiliriz.
Bu bunaltı ile baş etmenin iki yolu olabilir: ilki zıtlığın dışsallaşması
ve yaşanması (böylelikle zemin olarak ifade ettiğimiz alanı da değiştirmesi),
diğeri ise zıtlığın yok edilmesi ve zeminde eriyip gitmesi, zeminle
birleşmesi, aynılaşması (Yok olma bunaltısı, yok olma ile sona erebilir.
“Ölüm geldiğinde ben orada olmayacağım” diyen “adam” gibi J ). Binlerce
yıllık insan tarihinin mücadelesi (evrimi) bu dinamikle ifade edilebilir.
İnsanın varolmak, görünür olmak için en temel gereksinimi; mekan
ve bilinçtir. Mekan ve bilinç arasındaki karşılıklı ve kesintisiz
etkileşim varolmanın diğer adıdır.
Söz konusu bilinç sahibi insan olduğunda mekan
tasarlanabilir bir alan olarak insanın çevresini kuşatmıştır. Bir
boyuttan bakınca evrende kapladığı tüm alanlar birer mekandır ve
verili olanın korunması biçiminde de olsa düzenlenmek zorundadır.
Yani hem var olup hem etkisiz olmak mümkün değildir. Evrendeki kapladığı
tüm alanlar derken sosyal mekanı, ruhsal mekanı, cinsel mekanı, somut
mekanlarını hatta bedenlerini kast ediyoruz . Bilinci de bir mekan
olarak algılayan “ben-ötesi” yaklaşımları da burada bu kadar telaffuz
edip geçmek istiyorum. Hangi düzlemde, hangi boyutta ele alınırsa
alınsın mekan ve mekanda somutlanma, bir diğer deyişle mekanın kişisel
olarak tasarlanıp düzenlenmesi insanın varolduğunu anlamasının/algılamasının
tek yoludur diyor, yatak odalarımızdan başlayarak nasıl bir mekan
organizasyonu sağladığımız gözlemi ile sizleri baş başa bırakıyorum.
|
|