EPİOS PSİKOTERAPİ MERKEZİ

 
 ANASAYFA       HAKKIMIZDA  MAKALELER  BÜLTENLER  GÜNCEL   DUYURULAR  ÖNERDİKLERİMİZ  
 
   
 

 

 
 
Bir Zemin Olarak Mekan

  Psk. Mahmut Şefik Nil

Karşılaştığı uyaranları sürekli olarak kişisel bir işlemden geçirerek anlamlandıran insan beyni, algılarını zıtlıklar üzerine kurulu olarak işletir. Her hangi bir algının nedeni, algılanan “şey”in bulunduğu zeminden farkı üzerine kuruludur. Yani eğer şu an okumakta olduğunuz yazının rengi sayfanın rengi ile aynı olsaydı yazı algılanamayacaktı. Yada tek renk olan bir zeminde dokusal farklılıklar yoksa herhangi bir şekil algılanmayacaktır. İnsanın dayanamadığı en temel bunaltı anlamsızlık ve boşluktur. Bu nedenle rastgele açılar ile duran üç noktayı bir üçgen olarak organize ediverir. Şimdi bir kağıda gözünüz kapalı üç tane nokta koyun. Dikkat edeceğiniz tek ölçü, üç noktanın da düz bir çizgi üzerinde olmamasından başka bir şey değil. Şimdi o noktaların üçünü de görebileceğiniz bir uzaklıktan bakın.Algılarınız orada bir üçgen olduğunu söylüyor. Oysa bilgileriniz bu değil. Orada üç tane nokta var. Maalesef beynimizin gerçeği de bu bilgi değil. Dolayısı ile biz bir üçgen algılıyoruz. Hatta sadece üçgeni algılamakla kalmıyor, üçgen olmayan alanı da ayrımsayarak tanımlıyoruz. Meşhur bir resim vardır. Yüz yüze bakan iki insan yada bir vazo (şamdan) resmi olabilir bakışınıza göre. İnsanlara ne gördüklerini sorduğunuzda bu iki yanıttan birini verirler. Oysa orada ne yüzler ne de vazo vardır. Orada sadece simetrik şekiller vardır. Beynimizin algıladığı zemine göre üstte bulunan şekil, yüz yada vazo olarak anlamlandırılır. Beyin bir diğerinin anlamını silerek çalışır. Üçgen örneğinde de boşluğun anlamını silerek çalışıyordu.

Mekan, bir zemin olarak üzerinde bulunanın algılanmasını sağlar. Bu algılanma/algılanmama mekanizmasını bazı canlı türleri saklanmak, avlanmak gibi yaşamsal faaliyetlerinin temeli olarak kullanırlar. Örneğin yaprağa çok benzeyen bir çekirge türü aylarca yeşil bitkilerin içinde güvenle yaşayabilir. Tam bu noktada mekanın işlevselliğine dair bir noktaya işaret etmek gerekli oluyor: mekanın gerektiğinde “saklanmak”, gerektiğinde “avlanmak” için uygun niteliklerde olması gerektiği. Hiç kuşku yok ki, uygunluğu belirleyen, mekanı yaşayan canlı türünün nitelikleri ve ihtiyaçlarıdır. Bu durumda mekanın uygunluğu yaşamın sürmesinin en temel gereklerinden biri haline geliyor.

Maturana ve arkadaşları 1995 yılında ilginç bir deney yaptı. Bir kurbağanın anestezi altında sağ ve sol kolunun altındaki derileri yer değiştirdi. Kurbağanın iyileştiğinde sağ kol altına verilen uyarana tepki olarak sol kol altını kaşıdığı görüldü. Şu anki sinir sistemi bilgilerimizin açıklayamadığı bu fenomen için bilim adamlarının tezi “her hücrenin kendine ait bir mekansal hafıza taşıdığı” yolunda oldu. Mekanizması çözülene kadar gizemini koruyacak bu deney bize şimdilik mekan-canlı arasındaki ilişkinin sandığımızdan daha temel ve belirleyici olduğunu söylüyor. Ve mekansal hafıza derken aidiyet hissine göndermede bulunuyor ki bu noktada “aidiyet mecburiyeti” demek daha doğru görünüyor bana.

Varoluşsal dinamiğin dört büyük anksiyeteden biri olarak tanımladığı zeminsizlik kaygısı da mekan-canlı ilişkisinin aidiyet ihtiyacı temelinde anlaşılması için değerli bilgiler derlemiş ve mekanın canlıyı, canlının mekanı belirleme (seçme, değiştirme, denetleme) çabasına göndermelerde bulunmuştur.

Tüm bu bilgileri insan türüne özgü telaffuz ettiğimizde, mekan-insan ilişkisi dediğimizde, olay çok daha karmaşık boyutlar kazanıyor. Karmaşayı artıran en temel özelliği, insanın bir amaca dönük olarak organizasyon yapabilme gücünün diğer canlılarla mukayese edilemeyecek kadar gelişkin olmasıdır. İnsan bir sonrayı oluşturma/denetleme adına içinde bulunduğu anı-mekanı organize edebilen bir türdür. Çünkü insanda hafıza ve yordam çok gerilere ve ilerilere kadar uzanabilir, bu durum bir süreklilik algısına neden olur. Dün bugünden öncedir ve yarın bugünden sonra gelecektir. Bu sıralama (organizasyon) yetisi, bilincinin ona sunduğu fırsatı aynı zamanda çaresizliğidir.

Her canlı ile ortak olarak paylaştığı “hayatını sürdürme” güdüsü insanda, “hayatını idealize ettiği biçimde (organize ederek) sürdürme” güdüsüne böylelikle dönüşmüş olur. Ve insan bu güdüsü eşliğinde kendine, diğerlerine ve evrene(mekanına) müdahalelerde bulunur. Bu müdahalenin niteliğini belirleyen kişisel yapının tüm izlerini müdahale edilen alanda görmek mümkündür. Elbette bu müdahalelerden en zoru ve zorlayanı kendine yaptığı müdahalelerdir. Oysa algıları bu müdahalenin (manüplasyon) gerekliliği ile örülüdür. Algı bir anlam üretir ve bu anlam algıyı keskinleştirir.

Şu an bu yazının nerede olduğunu sorduğumda vereceğiniz yanıt elinizdeki derginin bir sayfasında olacaktır. Oysa yazının yeri sadece dergideki sayfa değil beyninizdeki bu sayfanın görüntüsüdür de. Beyin 100 milyara yakın hücre sayısı ile saniyede yaklaşık 300 milyar byte veriyi işler. Şu an bu verilerden bir kısmı elinizdeki dergiye ilişkin. Okuduğunuz yazı, sayfa düzeni, sizden uzaklığı, anlamları, çağrışımları vs. Böylelikle şu an bu derginin evrende aynı anda iki ayrı yerde varolduğunu söylemek mümkün. Üstelik, dergideki yazının -onu okuyan olmadığı takdirde tamamen anlamsız olmasından hareketle- asıl yerinin beyninizdeki yer olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. (Bu noktada “gözlenen, gözleyiciden bağımsız olamaz” ilkesini hatırlamakta yarar var.) Beyninizdeki varlığı, elinizde tuttuğunuz bu yazıyı da belirleyici olma etkisine sahiptir, yazıyı okumayı bırakabilirsiniz, yada devam edebilirsiniz. Bu durum yazının anlamını değiştirecektir. Böylece ulaştığımız noktada kişisel anlamlardan örülü “içsel ve asli mekan” tasarımından bahsedebiliriz.

Bu içsel ve asli mekan, kişiyi temsilen ve dışsal mekana müdahil olarak işlev görür. (Bu şu demek, bu yazıda anlattıklarımdan ziyade sizin ne anladığınız belirleyici olacak) Mücadele bu noktada başlayacak ve dışsal mekan organize edilmeye çalışılacaktır. Bu organizasyon, bir anlamın somutlanması, görünür olması amacına hizmet edecektir.

Yüzyıllardan beri mekanın insanı temsilen organize edildiğinin altını çizen yaklaşımlar formüle edilmiştir. Örneğin son dönemlerin “moda akımı” feng shui mekansal düzenlemenin insan üzerindeki etkilerini telaffuz ve tahmin etmeye çalışır. Klinisyenlerin hastaları ile yaptığı görüşmelerde veri olarak kabul ettikleri gözlem alanlarından biri, kişinin mekanı ve (içerden bir boyuttan bakınca bir mekan olarak kabul edilen) bedenini nasıl düzenlediğidir. Örneğin depresyonda olan bir kişinin öz-bakımı dikkat çekici bir biçimde azalmıştır. Buna eşlik eden bir diğer durum, mekansal düzenlemenin de alabildiğine kendi haline bırakılmış olduğudur. Yada farklı bir söylemle zaten kendini bırakmış bir kişinin mekansal düzenlemesi de mekanı kendi haline bırakma biçiminde olacaktır. (Paradoksal olarak, karar verememenin aslında bir “kararsız kalma” kararı oluşu, yada “hiçbir şey hissetmiyorum” dediğimiz “hissizlik duygusunun” diğer tüm duyguları bastıracak kadar güçlü bir duygu oluşu gibi bir nokta.) Mekansal düzenlemenin etkilerini keşfettiğinden beri giysi dolabından, şehirlerin tasarımına kadar en işlevsel (aslında manüplatif) biçimi bulmaya çalışan insanın çabası tarih boyunca görünür. Mezarların içinin bir mekan olarak kabul edilip düzenlenmiş oluşu o toplumun ölümden sonrasına ilişkin inançlarının varlığı ve yapısı hakkında çok şey söyler. Toprak kullanımının tasarlanışı; tarıma, şehirleşmeye yada örneğin estetik amaçlı düzenlemelere mi ayrıldığı bize bir toplum ve o kültürle etkileşen insan hakkında çok bilgi verir. Dinsel mekanın tasarımı olan mabetlere bakarak nasıl bir tanrısallık algısı içinde olunduğu hakkında sayısız fikir sahibi olabiliriz. Geniş bulvarlarla tasarlanmış bir kent ile eski mimarisi nedeni ile daracık sokaklardan oluşan bir kent siyasal değişime alan olma konusunda aynı potansiyeli barındıramayabilir. Kişisel alanın tasarımı da kişi hakkında bol bilgi içerir. Evinde hiçbir kitaplığı olmayan biri televizyonu baş köşeye koyabilir. Evinde ayakkabı ile dolaştığı için ayakkabılığı yatak odasındaki giyinme dolabının içinde olan biri bize ilk bakışta pis gelebilir, oysa aynı kişi, evini yere oturmaya uygun olmayan bir şekilde tasarlarken, evde ayakkabısı ile gezmeyen biri yerleri temiz sayarak yerlerde oturabileceği bir sistem yaratabilir. Bu örnekleri uzatmak mümkün.

Görünen o ki, mekansal düzenlemenin, kendilik algısının yansıması olduğu çok açık. Kendini nasıl algıladığı temelinden hareketle nasıl devam etmek istendiğine ilişkin güçlü görünümler barındıran bu yansıtmanın kesintiye uğraması hali olan zeminsizlik, mekansızlık ve ona bağlı algılanan aidiyetsizlik algısı bir insan için ölümsel düzeyde bunaltı vericidir. Kendini köklerinden sökülmüş bir ağaç gibi hissetmek; boşlukta yüzmek, “anlamsızım, amaçsızım ve yörüngesizim” hissi durumu tanımlamak için oldukça uygun imgeler. Geldiğimiz noktada kendini ve kendilik algısını mekansal düzenlemede somutlamayan bir insanın yok oluyormuş algısını yaşadığını söylüyoruz. Varlık-yokluk uçları arasında bir yerde duran insanın en temel korkusu yaşayamamak –ölmek- ise maddi dünyada kendini var hissetmesinin en önemli yolu mekana yansımak, bir mekanda görünür olmaktır.

Çoğunluğun ifade ettiği ile zıtlık oluşturan yanlarımıza ilişkin devam etmek istiyorum. “Zemin” olarak kabul edebileceğimiz çoğunluğa ait değerler ve yansımalardan oluşan alanda, kendi yansımalarını dolaylı/dolaysız bir yolla ifade edemeyen, fark edilir bir “figür” olamayan insanın, bir anlamda yokluk hissi ile boğulduğunu söyleyebiliriz. Bu bunaltı ile baş etmenin iki yolu olabilir: ilki zıtlığın dışsallaşması ve yaşanması (böylelikle zemin olarak ifade ettiğimiz alanı da değiştirmesi), diğeri ise zıtlığın yok edilmesi ve zeminde eriyip gitmesi, zeminle birleşmesi, aynılaşması (Yok olma bunaltısı, yok olma ile sona erebilir. “Ölüm geldiğinde ben orada olmayacağım” diyen “adam” gibi J ). Binlerce yıllık insan tarihinin mücadelesi (evrimi) bu dinamikle ifade edilebilir. İnsanın varolmak, görünür olmak için en temel gereksinimi; mekan ve bilinçtir. Mekan ve bilinç arasındaki karşılıklı ve kesintisiz etkileşim varolmanın diğer adıdır.

Söz konusu bilinç sahibi insan olduğunda mekan tasarlanabilir bir alan olarak insanın çevresini kuşatmıştır. Bir boyuttan bakınca evrende kapladığı tüm alanlar birer mekandır ve verili olanın korunması biçiminde de olsa düzenlenmek zorundadır. Yani hem var olup hem etkisiz olmak mümkün değildir. Evrendeki kapladığı tüm alanlar derken sosyal mekanı, ruhsal mekanı, cinsel mekanı, somut mekanlarını hatta bedenlerini kast ediyoruz . Bilinci de bir mekan olarak algılayan “ben-ötesi” yaklaşımları da burada bu kadar telaffuz edip geçmek istiyorum. Hangi düzlemde, hangi boyutta ele alınırsa alınsın mekan ve mekanda somutlanma, bir diğer deyişle mekanın kişisel olarak tasarlanıp düzenlenmesi insanın varolduğunu anlamasının/algılamasının tek yoludur diyor, yatak odalarımızdan başlayarak nasıl bir mekan organizasyonu sağladığımız gözlemi ile sizleri baş başa bırakıyorum.

 
   
inönü caddesi 48/1 (Gümüşsuyu Askeri Hastane Karşısı) Gümüşsuyu-istanbul   0.212.244 92 04 - 0.212.244 92 03